ABD’de yarın yapılacak olan başkanlık seçimleri, sadece Amerika Birleşik Devletleri değil, dünya genelinde de yoğun bir ilgiyle takip ediliyor. Türkiye dahil birçok ülke, seçim yarışının sonucunu merakla beklerken, kamuoyunda farklı kesimler kendi ideolojik beklentilerine göre Cumhuriyetçi aday Donald Trump’ın veya Demokrat aday Kamala Harris’in kazanmasını istiyor. Ancak, ABD'nin küresel politikaları açısından başkanların bireysel kimlikleri ve partisel aidiyetleri çok da belirleyici olmuyor. ABD başkanlık seçimleri, sembolik anlamda büyük bir etkinlik olarak sunulsa da, ülkedeki siyasi düzenin ve stratejik hedeflerin çok derin değişimlere uğramadığı bir süreç olarak görülüyor. Bu, birçok uzman tarafından "müesses nizam" olarak adlandırılan ABD'nin güçlü kurumlarının şekillendirdiği bir durum.
ABD başkanlık seçimlerinde bugüne kadar Ronald Reagan’dan Barack Obama’ya, Donald Trump’tan Joe Biden’a kadar pek çok farklı siyasi figür liderlik koltuğuna oturmuş olsa da, bu isimlerin Amerika'nın küresel politikalarını çok sınırlı bir ölçüde etkilediği bir gerçek. Başkan olarak seçilen kişilerin asıl rolü, belirlenen stratejik ABD çıkarlarını koruyarak, ülkenin küresel misyonuna hizmet etmektir. Örneğin, Barack Obama döneminde, ABD'nin “Ilımlı İslam” politikası çerçevesinde bir siyahi lider olarak Obama sahneye çıkarılmıştır. Bu dönemde İslam dünyasıyla kurulan ilişkilerde sembolik bir önem taşıyan bu figür, ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik çıkarlarına uygun bir şekilde rol oynamıştır. Benzer şekilde, ABD'nin daha milliyetçi ve içe dönük politikalara ihtiyaç duyduğu bir dönemde, bu role uygun bir karakter olan Trump seçilmiştir. Trump’ın ardından, daha ılımlı bir çizgide devam edecek ancak stratejik rotadan sapmayacak bir lider olarak Joe Biden seçilmiştir. Her yeni lider, ABD’nin ihtiyaç duyduğu stratejik çizgiye uygun olarak vitrine çıkarılmış, böylece ABD’nin küresel politikalarında derin bir değişim olmamıştır.
ABD’nin stratejik müttefikleri arasında İngiltere ve İsrail yer almakta olup, bu ülkelerle olan ilişkiler, başkan değişse bile istikrarlı bir şekilde devam etmektedir. Winston Churchill’in ifadesiyle, İngiltere her zaman Atlantik ötesini tercih ederken, İsrail de Ortadoğu'da ABD'nin en büyük müttefiki konumundadır. Bu çerçevede, ABD başkanlık seçimlerinin sonucu ne olursa olsun, ABD’nin Ortadoğu ve Avrupa’daki stratejik çıkarları değişmemekte, İngiltere ve İsrail ile olan ilişkileri kesintisiz sürmektedir. ABD başkanları arasında parti farklılıkları olsa da, bu ülkelerle kurulan ittifakların temelinde değişiklik olmamakta, bu ülkeler ABD dış politikasının temel direkleri olarak varlıklarını sürdürmektedir.
Donald Trump ve Joe Biden’ın başkanlık dönemleri, özellikle İsrail’e verdikleri destek açısından oldukça benzerlik gösteriyor. Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyarak, ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararını vermiş, ayrıca İran ile olan nükleer anlaşmadan çekilmiştir. Bunun yanı sıra, Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanımış ve Batı Şeria’daki yasa dışı yerleşimleri artık yasa dışı olarak görmeyeceğini açıklamıştır. Bu adımlar, Trump yönetiminin İsrail lehine açık bir tavır aldığını göstermektedir. Biden ise başkan yardımcılığı yaptığı Obama döneminde, İsrail-Filistin politikasında benzer çizgiyi sürdürmüş, ABD’nin İsrail’in güvenliği ve çıkarlarını koruma politikasını devam ettirmiştir. Biden başkan olduktan sonra da İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına karşılık politik bir duruş sergilememiş, ABD-İsrail ilişkilerini aynı çizgide sürdürmüştür. Bu örnekler, ABD başkanlık koltuğuna kimin oturduğundan bağımsız olarak, ABD’nin temel politikalarının sürekliliğini koruduğunu göstermektedir.
Günümüzde ABD’nin karşı karşıya olduğu temel sorunlar arasında göç krizi, ABD ekonomisinin güçlendirilmesi, Ukrayna-Rusya savaşı, İsrail-Filistin çatışması ve Çin ile olan ticari rekabet gibi konular öne çıkmaktadır. Bu konularda Harris ve Trump arasında bazı politika farkları olsa da, her iki aday da ABD'nin stratejik çıkarlarına hizmet edecek farklı stratejiler önermektedir. Örneğin, Trump Çin’e karşı daha korumacı bir ekonomik politika benimserken, Harris’in politikaları daha diplomatik ve müttefik ilişkileri üzerinden şekillenmiştir. Trump, Amerikan şirketlerine vergi indirimleri ve yüksek gümrük vergileri vadederken, Harris daha çok küresel iş birlikleri ve ekonomik iş birliği ile ABD’nin çıkarlarını koruma taraftarıdır. Rusya-Ukrayna çatışmasında ise Harris, ABD’nin askeri ve ekonomik desteğini sürdürmeyi planlarken, Trump bu yardımların azaltılması gerektiğini savunmakta, hatta iki tarafı barış masasına oturtma sözü vermektedir.
Dünyanın genel gidişatına baktığımızda, birçok yazar ve düşünür, küresel demokrasinin gerilemesi, özgürlüklerin daralması ve ırkçılığın yükselişi gibi konularda uyarılarda bulunmaktadır. Nobel ödüllü yazar José Saramago, dünyanın piyasa totalitarizmiyle sınırlı bir hoşgörüsüzlük dönemine girdiğini ve özgürlüklerin giderek kısıtlandığını ifade etmiştir. Amin Maalouf ise “medeniyetler çatışması” ve küreselleşme adı altında uygulanan politikaların felaket getireceğini, hoşgörü kültürünün zayıfladığını ve medeniyetin çöküşe doğru sürüklendiğini belirtmektedir. Filozof Friedrich Nietzsche de bir zamanlar, "Uygarlık tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir çağdayız," diyerek insanlığın ve medeniyetin karanlık bir geleceğe doğru savrulmakta olduğuna dikkat çekmiştir.
Modern dünyada siyah gömlekli faşizmin yerini kravatlı, diplomatik görünümlü ancak aynı şekilde baskıcı liderler almıştır. Trump’ın destekçileri arasında, ABD’nin en büyük teknoloji şirketlerinden Elon Musk ve Jeff Bezos gibi isimlerin yer alması, günümüzdeki siyasetin arkasındaki kurumsal ve ekonomik güçlerin önemini göstermektedir. Bu modern "Goebbels"ler, Trump’ın politikasını destekleyerek, ABD’nin küresel düzende daha korumacı ve kendi çıkarlarına odaklı bir strateji izlemesini sağlamaktadır. Bu örnekler, günümüz politikalarının görünüşte liderler üzerinden şekillendiği algısını yaratsa da, aslında arka planda çok daha büyük güçlerin etkili olduğunu ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak, ABD’deki başkanlık seçimlerinin sonucunda kimin kazanacağı, ABD'nin küresel stratejik politikalarında belirleyici olmaktan çok, sembolik bir değişim yaratacaktır. ABD’nin stratejik çıkarları, başkanların bireysel tercihlerinden bağımsız olarak uzun vadeli planlara dayanmakta, küresel düzenin ihtiyaçlarına göre şekillenmektedir. Amerika'nın dış politikası, seçilen başkanların kişisel görüşlerinden çok daha büyük bir yapının yönlendirmesiyle şekillendiği için, ABD'nin stratejik rotası her zaman küresel çıkarları doğrultusunda ilerlemektedir....
Önceki Haber
Niğde-Adana Otoyolu gidiş geliş 840 TL oldu…
Sonraki Haber
Yargıtay’ın cezalarını onadığı Atatürkçü komutanlara hapis yolu: