Haber Arama

Çerez Politikası

Web sitemizde en iyi deneyimi sağlamak için çerezler kullanıyoruz. Sitemizi devam ettirmekle, çerezlerimizin, Gizlilik Politikamız ve Hizmet Şartlarımız'nı kabul etmiş olursunuz.

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'tan Haftalık Değerlendirme Raporu/25 Ağustos 2024

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak Her hafta yayımladığı 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu yayımladı. Türkiye ve Dünya Gündemi olarak yayımladığı raporu Sıcak gündem, Ekonomi, Tarım, İç politika, Dış politika başlıklarıyla kamuoyu ile paylaştı.

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'ın 25 Ağustos 2024 tarihli raporu şöyle:

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

25 AĞUSTOS 2024

SICAK GÜNDEM

  1. Hazinenin ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) yönetimine alınan Koza-İpek Holding’e ait altın madenleri, altın rafinerileri ve holding çatısı altındaki 11 şirket, Cumhurbaşkanı kararıyla Türkiye Varlık Fonu’na devredildi.
  2. Bir yılı geride bırakan ekonomik programın yol açtığı ağır yıkım ve hasarın yanı sıra kitlesel fakirleşmenin yarattığı tepkiler çığ gibi büyürken, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in istifa edeceği iddiaları sıklıkla gündeme geliyor!

İÇ POLİTİKA

  1. AKP’nin resmi web sitesinde parti programındaki vaatler ve hedefler ile 23’üncü yılında geldiği nokta, toplumun büyük bir aldatma planına kurban edildiğini gösteriyor!
  2. İktidar ittifakı, siyaseti gerip yeni anayasa tartışmaları başlatarak ekonomik krizi gündemden düşürmeyi amaçlıyor!

EKONOMİ

  1. Temmuz ayında kapanan şirket sayısında yüzde 43 artış yaşanırken, yedi ayda konkordato ilan eden şirket sayısı 1500’ü aştı. Konkordato taleplerinde ilk sırayı inşaat alırken, tekstil ve akaryakıt sektörleri peşinden geliyor!
  2. Haziran sonu itibarıyla kısa vadede çevrilmesi gereken dış borç tutarı 236,6 milyar dolara yükseldi. Bu tutar, cari açık finansmanıyla birlikte 260 milyar dolara ulaştı! Acil dış kaynak ihtiyacı hızla büyüyor!
  3. Ne eğitimde ne istihdamda (NENİ) olan gençlerin yüzde 26 ile Dünya ve Avrupa ortalamasının çok üstünde olması, Türkiye’nin ‘eğitimli-işsiz-umutsuz-geleceksiz gençler ülkesi’ haline geldiğini gösteriyor!

TARIM

  1. 18 yıldır yasayı çiğneyip destek için üreticiye ayrılması gereken kaynaklara el koyan iktidar, şimdi de tarlalara el koyma yoluna gidiyor. Ekilmeyen araziyi kiralayıp destek vermek kaynak israfıdır!

DIŞ POLİTİKA

  1. Mısır Devlet Başkanı Sisi’nin 4 Eylül’de yapacağı Türkiye ziyareti Arap medyasında ‘Büyük düşmanlıktan büyük dostluğa geçiş’ diye nitelendiriliyor. Bu ziyaret, gündemdeki sorunlu başlıkların giderilmesine önemli katkılar sağlayabilir.
  2. ABD, aralarında Çin-BAE ve Türkiye’nin de yer aldığı 400’den fazla şahıs ve şirkete ‘Rusya’nın Ukrayna’daki savaşına destek verdikleri’ için yeni yaptırımların uygulanacağını duyurdu!

 

Hazinenin 2016 yılında el koyduğu Koza İpek Holding bünyesindeki Türkiye’nin en büyük altın madenleri Cumhurbaşkanı kararıyla Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) devredildi. Hisseleri borsada işlem gören altın işletmeleri, TBMM ve Sayıştay denetimi dışına çıkartıldı!

Hazinenin ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) yönetimine alınan Koza-İpek Holding’e ait altın madenleri, altın rafinerileri ve holding çatısı altındaki 11 şirket, 20 Ağustos’ta Resmi Gazetede yayınlanan Cumhurbaşkanı kararıyla, yönetim kurulu başkanlığını Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yürüttüğü TVF’ye devredildi. Aynı zamanda TVF’nin patronu konumunda olan Cumhurbaşkanı yine kendi yayınladığı kararla yaptığı bu hisse devriyle kendi inisiyatifinde devasa bir varlığı yönetme, kullanma, devretme olanağına sahip olmaktadır. Türkiye’nin en büyük altın üreticisi olan Koza-İpek Holding Bergama, Ovacık, Mastra, Himmetdede, Çukuralan, Kaymaz altın madenlerini işleterek tonlarca altın üretirken, aynı zamanda çok sayıda yeni altın madenini sahasının arama ve işletme ruhsatlarının da sahibi.

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra el konulan yaklaşık 900 dolayındaki şirket, holding, medya kuruluşu, sanayi, tekstil, gıda, mobilya, otel ve tatil köyleri, özel üniversiteler, bilişim ve teknoloji şirketlerine TMSF tarafından el konularak atanan kayyumların yönetimine devredildi. TMSF zaman zaman açtığı ihalelerle bazı şirketleri satışa çıkarttı. İktidar, TMSF bürokratları ve kayyumlarına yaptıkları işlemlerden dolayı koruma zırhı getirip, soruşturulmama ve yargılanmama güvencesi sağladı. TMSF bünyesinde iken aynı zamanda TBMM ve Sayıştay denetimine de açık olan Koza-İpek Holding ve bünyesindeki altın madenleriyle, diğer şirketler, Cumhurbaşkanı kararıyla gerçekleştirilen devir sonrası TBMM ve Sayıştay denetiminden çıkarıldı.

Bünyesinde kamu bankaları, THY, BOTAŞ, TPAO, Eti Maden, PTT, Türk Telekom, Turkcell, ÇAYKUR, Borsa İstanbul (BİST), çok sayıda liman vb. kamu varlıklarını bulunduran TVF, diğer ülkelerdeki örneklerin aksine ulusal serveti ve varlıkları büyütmek yerine, bu varlıkları teminat gösterip dış piyasalardan borçlandı. Yönetim Kurulu Başkanı olan Cumhurbaşkanı, A.Ş. statüsündeki dev TVF holdingin patronu konumunda. Kendisine emanet edilen yüz milyarlarca dolarlık kamu varlığını dilediği gibi kullanma yetkisine sahip. Bu varlıklarla ilgili kişisel inisiyatif kullanabilir, servet transferi yapabilir, şirketlerin hisselerini kısmen ya da tamamen dilediğine satabilir. TVF’nin 8 yıldaki en belirgin özelliği bünyesindeki kamu kuruluşlarının TVF’ye geçiş sonrası zarar etmeleri. En somut örnek Katar’a satılacağı söylenen ÇAYKUR!

Oysa TVF’nin kuruluş amacı Kamu İktisadi Teşebbüslerinin (KİT), kamu işletmelerinin verimli çalıştırılıp kârlarının artırılmasıydı. Millete ait kamu varlıkları yanında el konulan özel altın madenleri ve 20-30 yıllık arama-işletme ruhsatlarının TVF’ye devirle Cumhurbaşkanının şahsi inisiyatifine geçmesi siyasi ve ekonomik açıdan sorgulanmalıdır. Bu varlıkların zengin Körfez emirlerine satılmayacağının güvencesi millete verilmelidir. 

Kamuoyunu Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in istifa etmeyeceğine ikna telaşındaki iktidar, tüm iletişim kanallarını seferber etti. SPK ve savcılar harekete geçirildi. Halkı yoksullaştıran programa tepkiler karşısında panikleyen iktidarın vaadi ise emeklilere bedava şezlong ve plaj şemsiyesi!

Cumhurbaşkanı Erdoğan 7 Aralık 2019’daki AKP Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısında önceki AKP hükümetlerinde Maliye Bakanı ve Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı olan Mehmet Şimşek’i; ‘dürüst olmamakla, Halkbank’ı dolandırmaya çalışmakla, Özelleştirme Yüksek Kurulu’nda usulsüz kararlara imza atmakla’ suçlarken, şimdi tüm iktidar olanaklarını kullanarak kamuoyunu Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in ‘istifa etmeyeceğine’ ikna etme çabasında. Bir yılı geride bırakan ekonomik programın yol açtığı ağır yıkım ve hasarın yanı sıra, artan işsizlik, yoksulluk, kitlesel fakirleşmenin yarattığı tepkiler çığ gibi büyürken, küresel finans ve faiz lobilerinin desteği dışında tüm toplumsal kesimlerin hedefi haline gelen Hazine ve Maliye Bakanının istifa edeceği iddiaları sıklıkla gündeme geliyor.

Önce Hazine ve Maliye Bakanlığı resmi sosyal medya hesabından yalanlanan istifa iddiası, daha sonra İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin (DMM) açıklamasıyla da ‘asılsız dezenformasyon’ olarak nitelendirildi. Dalga dalga yayılan ‘Cumhurbaşkanı ile Şimşek arasında servet vergisi konusunda anlaşmazlık ve istifa’ söylemlerinin arkası kesilmeyince Bakan Şimşek kendisi açıklama yaptı. Görevine devam ettiğini ve programın başarılı olduğunu savundu.

Cumhurbaşkanı, İletişim Başkanlığı, iktidar medyası tarafından dört koldan yürütülen ‘Şimşek istifa etmeyecek’ kampanyasına, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç savcıları harekete geçirip istifa iddialarına soruşturma açtırarak destek verirken, SPK Başkanlığı da ‘spekülasyon ve manipülasyon’ soruşturmaları açıldığını duyurdu. Bu telaşın arkasında; ‘Sefaleti yayma, kaynakları bir avuç yerli-yabancı zengine aktarma’ amaçlı ‘Şimşek Programı’ karşısında yükselen kitlesel tepkilerin, iktidarda yarattığı tükenmişlik ve kaybetme endişesi yatıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, tepkileri Şimşek’e çekerek kendisini korumaya alırken, 4 yılda değiştirdiği 4 Hazine ve Maliye Bakanı gibi Şimşek de misyonunu tamamladığında ‘söz dinlemiyordu’ denilip azledilecektir. Daha önce ‘dürüst değil, Halkbank’ı dolandırmaya çalıştı’ diye itham ettiği Şimşek’i şu anda sahiplenmesinin gerisindeki amaç, ‘ekonomistim’ diyerek ülkeyi sürüklediği felaketin sorumluluğunu başkasına yıkıp, iktidarını sürdürmektir.

Ülke ekonomisini çökertip orta direği yok ederek kitleleri yoksulluk paydasında buluşturan programın gerçek mimarı, bu uygulamalara onay veren Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır. Emekliler Yılında yoksulluğa mahkum ettiği 16 milyon emekliye ‘bedava şezlong ve plaj şemsiyesi’ vaadiyle adeta alay ederken, halkın sorunlarına ne kadar uzak olduğunu sergilemektedir!

AKP’nin resmi web sitesinde parti programındaki vaatler ve hedefler ile 23’üncü yılında geldiği nokta, toplumun büyük bir aldatma planına kurban edildiğini sergiliyor. Muhafazakâr demokratlık, AB’ye üyelik ve tam demokrasi vaadinden tek kişi otokrasisine varan eksen kayması, AKP’de sözün bittiğini gösteriyor!

Adalet ve Kalınma Partisi’nin (AKP) kuruluşunun 23’üncü yılında düzenlenen törende konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, baştan sona gerçek dışı vaatleri bir kez daha art arda sıraladı. 14 Ağustos 2001’de kamuoyuna açıklanan parti programındaki ilkeler, vaatler ve hedeflerle 22 yıllık iktidarın ülkeyi bugün getirdiği nokta, toplumu aldatmaya yönelik büyük bir planın yanında, gizlenen gerçek niyetleri ve amaçları açık ediyor.

Lider partisi olmayacaklarını, lider dahil kimsenin üç dönemden fazla görevde kalmayacağını ilan eden Erdoğan, tam aksine AKP’yi ‘şahıs partisine’ dönüştürdü. O dönemde kendilerini ‘Muhafazakâr demokrat’ olarak tanımlayan, AB’ye tam üyelik, tam demokrasi, basına ve düşünceye özgürlük, hukuk ve adalet güvencesi vaat edenler bugün anayasayı, kendi çıkarttıkları yasaları, hukuk devletini, yargı kararlarını tanımama, düşüncesini ifade edeni ve iktidarı eleştireni hapse atma noktasına geldiler.  AKP’nin halen sitesinde duran parti programındaki vaat ve hedeflerle, ülke ve iktidar gerçekliği kıyaslandığında muhafazakâr demokratlıktan tek adam otokratlığına gelindi. Yasaklar ve sansürlerle karanlık, baskıcı, ayrıştırıcı söylemlerle, kadın yurttaşlarını ‘sürtük’, erkekleri ‘çürük’, kendisi gibi düşünmeyen herkesi ‘terörist ve hain’ diye nitelendiren siyasi zihniyetle, yaşanması her geçen gün zorlaşan bir Türkiye manzarası görülüyor.

AKP programında tüm atamalarda ehliyet ve liyakatin esas alınacağı, yasama, yürütme ve yargı erkleri arasındaki ilişkilerin açık ve net biçimde belirleneceği vaat ediliyor. Anayasanın ve kanunların herkesi bağladığına dair ilkeye titizlikle uyulacağı, toplantı ve gösteri özgürlüğünün etkili kullanılması için gerekli hukuki düzenlemelerin gerçekleştirileceği, yoksulluğun yok edileceği, yolsuzlukların hesabının sorularak hiçbir şekilde müsamaha edilmeyeceği diğer vaatler arasında. Düşünce, ifade ve medya özgürlüğünün önündeki tüm engellerin kaldırılacağı, kamunun küçüleceği, kamuda bina ve taşıt saltanatına, şatafat ve israfa son verileceği, üniversitelerin özgürce bilimsel üretim, araştırma yapılan, özerk yönetimlere kavuşturulacağı yine AKP ve Erdoğan’ın topluma verdiği sözler arasındaydı.

Bugün ise başta Cumhurbaşkanlığının yazlık ve kışlık sarayları, birbirinden lüks kamu binaları her gün bütçeden milyarlar götürüyor. 4-5 maaşlı liyakatsiz bürokratlar ve danışmanların kamu kadrolarına doldurulduğu, ‘itibardan tasarruf olmaz’ denilerek VIP uçak filoları ve kuş sütü eksik saray sofralarıyla anılan bir Cumhurbaşkanı ve AKP ülkeyi yönetiyor.

AKP zenginleri ve müteahhitleri devlet ihalelerini, kamu arazilerini, sahilleri, rantı paylaşırken, milletin yüzde 90’ı açlık ve yoksullukla baş başa bırakılıp ‘sabret, şükret’ deniliyor. Kâğıt üzerinde boş ve asılsız vaatler metnine dönüşen AKP programı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tüm söylediklerini tekzip ediyor!

İktidar ittifakı, siyaseti gerip yeni anayasa tartışmaları başlatarak ekonomik krizi gündemden düşürmeyi amaçlıyor. Her gün yeni bir anayasa teziyle ortaya çıkıp, muhalefete ve seçilmiş siyasilere ayar verme çabası yanında, ittifakın küçük ortağının AYM ve parti kapatma çağrılarını tekrar ortaya atması bunu teyit ediyor!

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ittifak ortağı halkın ve ülkenin yakıcı ekonomik-sosyal gündeminden dolayı karşılık bulamayınca bir süredir anayasa konusunu dondurmuştu. Ancak önümüzdeki dönemde daha da ağırlaşacağı açıkça görülen ekonomik ve sosyal kriz tablosuna karşı önlem olarak anayasa gündeminin tekrar siyaset sahnesine sürüleceği görülüyor. Bu konuda görev üstlenen Cumhurbaşkanı Hukuk Politikaları Başdanışmanı, anayasanın ‘değiştirilemez-değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ maddelerini tartışmaya açarak gündem belirleme çabasında. Atanmış bir danışmanın anayasa konusunda AKP’nin önde gelen hukukçularıyla polemiklere girmesi, muhalefet liderlerine ayar vermeye çalışması bulunduğu konum ve unvan itibarıyla kabul edilemez bir durum.

Daha önce de Anayasa Mahkemesi (AYM) ile Yargıtay arasındaki hukuki anlaşmazlık sürecinde Yargıtay’dan yana tutum takınarak ‘Milli yargı’ tartışması başlatan bu başdanışman, kendisini TBMM’nin ve seçilmiş siyasilerin üzerinde konumlandırarak Cumhurbaşkanı adına siyasi rekabet yürütüyor.

Beştepe Sarayı’ndaki onlarca başdanışmandan birisi olmanın ötesinde bir temsiliyeti olmayan bu başdanışmanın gerçekten Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın görüşlerini temsil edip etmediğinin netleştirilmesi gerekli. Bir başka açıdan ise tek kişi yönetim sisteminde kendisini seçilmiş vekillerin, seçimle göreve gelen parti yöneticilerinin üzerinde gören, muhalefet liderlerine ve milletvekillerine çatışmacı ifadeler kullanmakta sakınca görmeyen bir başdanışmanın Cumhurbaşkanı tarafından uyarılmaması, sistemsel bozulmanın, kurumsal tahribatın, temsil ve yönetim kaosunun dışa vurumudur. Dolayısıyla yeni anayasa gündemi oluşturmakla görevlendirildiği anlaşılan başdanışmanın tüm çabaları boşadır ve siyasi karşılığı yoktur.

Aynı şekilde iktidar ittifakının küçük ortağının siyasi normalleşmeden rahatsızlık duyması ve varlık nedeninin ortadan kalkacağı endişesiyle siyasette gerilimi tırmandırmaya hız vermeye girişmesi, gündem değiştirme stratejisinin diğer boyutudur.

Artık herkesin kanıksadığı terör ve terörist ithamlarıyla muhalefeti hedef alan küçük ortağın parti kapatma çağrıları, AYM’yi kapatma ya da lağvetme söylemleri, anayasa ve hukuk devletinden rahatsızlık duyduğunu gösteren ifadeleri nafile çabalardır.

Ortak akıl ve uzlaşıyla çözüme yanaşmayan, siyasi gerilim ve korku ikliminden beslenen bu yaklaşımın her konuda yok etme, kapatma, ortadan kaldırma çağrıları yapması, TBMM’yi demokratik siyasete engel görmesi, toplumsal barış ortamında var olamama korkusunun sonucudur. Önümüzdeki süreçte iktidar ittifakının radikal kutuplaşma üzerinden gerilim politikalarına döneceği gözlenmektedir. Ancak bu yaklaşım halkta karşılık bulamayacak, yapılan siyasi hesaplar boşa çıkacaktır!  

Temmuz ayında kapanan şirket sayısında yüzde 43 artış yaşanırken, yedi ayda konkordato ilan eden şirket sayısı 1500’ü aştı. Aralarında uluslararası alanda faaliyet gösteren müteahhitlik şirketlerinin de yer aldığı konkordato taleplerinde ilk sırayı inşaat alırken, tekstil ve akaryakıt sektörleri peşinden geliyor!  

Şirket iflaslarının öncü göstergesi olan konkordato taleplerinde büyük patlama yaşanırken temmuz sonu itibarıyla yedi ayda 1554’e ulaştı. Borçlarının ertelenmesi ve alacaklılarına karşı şirketlere koruma sağlayan, haciz ve icra işlemlerini durduran konkordato başvurularının yıl sonuna kadar 3-4 bin şirket düzeyine ulaşacağı anlaşılıyor. Mahkemelerin art arda verdiği konkordato kararlarıyla iflasları ertelenerek ayakta tutulmaya çalışan şirketler, bu kararlarla en azından 3 ay süreyle soluklanma ve korunma olanağına kavuşurken, bu şirketlerden alacaklı durumda olanlar açısından ciddi mağduriyetler söz konusu. Mahkemelerden konkordato kararı alan şirketler borçlarını ödemedikleri için alacaklıların dar boğaza girmesi ve yükümlüklerini yerine getirememesinin yaratacağı zincirleme reaksiyon, giderek daha çok sayıda şirketin ayakta kalmasının zorlaşacağı bir ortama zemin yaratıyor.

  • Konkordato ilanına rağmen borçlarının yapılandırılması, alacaklılarıyla uzlaşma ve yeni ödeme planları konusunda çözümsüz kalan 55 şirket içinse mahkemelerden iflas kararı çıktı.

Sektörel açıdan bakıldığında 7 ayda 1554 konkordato kararının 398’i inşaat sektöründeki şirketlere ait. İnşaat sektörünü tekstil ve akaryakıt bayiliği alanında faaliyet gösteren şirketler izliyor. İflaslarda da yine inşaat sektörü başta bulunuyor.

Hemen tamamı yurt dışında da faaliyet gösteren Türkiye’nin önde gelen büyük ve köklü müteahhitlik şirketlerini çatısı altında toplayan Türkiye Müteahhitler Birliği (TMB) üyelerinden bazılarının da konkordato başvurusunda bulunması ekonomideki krizin ulaştığı boyutları göstermesi açısından önemli bir gelişme.

Uygulanan sıkı para ve tasarruf politikasıyla gecikmeli şekilde ödenen hak edişler, kamuya iş yapan yüzlerce müteahhitlik şirketini devlet eliyle krize sürükledi. Hazine kefaletli, dövize endeksli ödeme garantisi alan iktidar müteahhitleri dışında, inşaat sektöründeki şirketlerin büyük kısmı konkordato ya da iflas sürecinde.

Konkordatolar, hisseleri Borsa İstanbul’da (BİST) işlem gören halka açık şirketlere de uzandı. Bu hisselere yatırım yapan binlerce küçük yatırımcı mağdur oldu. Yaşanan bu durum, son dönemde yüzlerce şirkete peş peşe halka arz onayı vererek, BİST’ten milyarlarca TL kaynak toplamalarına olanak sağlayan Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) ağır sorumsuzluğunun ve görev ihmalinin sonucudur.

Şirket kapanmaları, konkordato ve iflas başvurularındaki olağanüstü artış, yılsonuna kadar kapısına kilit vuran şirket ve işletme sayısında patlama yaşanacağının, işsizler ordusuna binlerce kişilik kitlesel katılımlar olacağının en somut göstergesidir.

Kısa vadeli dış borç stokundaki artış, olası bir döviz krizi durumunda ekonomik sarsıntının tehlikeli boyutlara varacağını gösteriyor. Haziran sonu itibarıyla kısa vadede çevrilmesi gereken dış borç tutarı 236,6 milyar dolara yükseldi. Bu tutar, cari açık finansmanıyla birlikte 260 milyar dolara ulaştı! Acil dış kaynak ihtiyacı hızla büyüyor!

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in 2 milyar dolarlık bir dış kaynak temini için sosyal medyadan heyecanlı paylaşımlar yaptığı göz önünde tutulduğunda, 237 milyar dolara varan bir dış borcun bir yıl ve daha kısa sürede ödenmesinin güçlüğü çok daha iyi anlaşılıyor. Gerek hazinenin ve kamu kurumlarının gerek Merkez Bankası’nın (MB) gerekse özel bankaların sendikasyonlarıyla, özel şirketlerin dış kredilerinden oluşan kısa vadeli dış borç toplamı, cari açığın finansmanı için gerekli tutarla birlikte daha da yükseliyor. Dış borç tablosundaki bu gelişme, şu ana kadar yüksek faizle gelen sıcak para dışında bir kaynak girişinin olmaması nedeniyle önümüzdeki sürecin riskli bir hal aldığını ortaya koyuyor.

Kısa vadeli dış borç stokunun 137,5 milyar dolara ulaşan yaklaşık yüzde 60’ını özel sektöre ait dış krediler ve özel bankaların yurt dışından sağladığı borçlar oluşturuyor. Bu tutarın 62,3 milyar dolarlık kısmı özel bankalara, 4,6 milyar doları özel finans kurumlarına 70,6 milyar doları finans dışı özel sektör kuruluşlarına, reel sektöre ve sanayi kuruluşlarına ait. Bir yıl içinde geri ödenecek dış borcun yüzde 25’i ise 54 milyar 374 milyon dolarlık tutarla kamunun. Bu kapsamda belediyeler, merkezi yönetim, kamu bankaları, Kamu İktisadi Teşebbüslerinin (KİT) haziran sonu itibarıyla bir yıl içinde geri ödemesi ya da çevirmesi gereken dış borçlarının toplamı 54 milyar 374 milyon dolar. Kamuya ait bu kısa vadeli dış borç, aynı zamanda hazine tarafından yurt dışına ihraç edilen Eurobond borçlanma senetlerinin vadesine bir yıl ve daha kısa süre kalan kısmını da kapsıyor.

Merkez Bankası’nın (MB) kısa vadeli dış borç tutarı ise 44 milyar 691 milyon dolar. Bu tutar kısa vadeli dış borç stokunun yaklaşık yüzde 20’sine denk geliyor. MB’nin toplam brüt rezervleri 9 Ağustos haftası itibarıyla 92,3 milyar doları döviz, 57,9 milyar doları altın olmak üzere 150,2 milyar dolar. MB’nin toplam rezervleri, kısa vadeli dış borç stokunun yüzde 63’ünü karşılayabiliyor. Bir yılda yapılacak dış borç servisine aynı dönemde 25-30 milyar arasında gerçekleşmesi öngörülen cari açık finansmanı da eklendiğinde bir yılda bulunması gerekli dış kaynak 260-270 milyar dolara ulaşıyor. Türkiye’nin kısa ve uzun vadeli toplam dış borç stoku en son mart ayında 506,8 milyar dolar olarak açıklanmıştı. Bu tutarın 180,5 milyar dolarını kısa vadeli,328,5 milyar dolarını uzun vadeli dış borçlar oluşturuyordu. Haziran sonu itibarıyla kısa vadeli dış borçların 237 milyar dolara yükseldiği dikkate alındığında, uzun vadeli dış borçlar aynı tutarda kalsa bile toplam dış borç stoku 510 milyar doları aşmış görünüyor.  MB’nin politika faizini beş aydır yüzde 50’de tutması, döviz piyasalarını da hareketlendirdi. Dolar 34 lirayı, euro 38 lirayı aştı.

Siyasi baskıyla yapılacak zamansız bir faiz indirimi, döviz kurundaki artışı hızlandıracağı gibi, MB rezervlerinin yetersizliği nedeniyle 237 milyar dolara varan kısa vadeli dış borçların çevrilmesini iyice güçleştirecektir. Ekonomi yönetimi, uzun vadeli ve kalıcı dış kaynak teminine süratle çözüm bulmak zorundadır. 

Ülke gençliği, ekonomik ve sosyal açıdan ciddi tehdit altında bulunuyor. Ne Eğitimde ne İstihdamda (NENİ) olan gençlerin yüzde 26 ile Dünya ve Avrupa ortalamasının çok üstünde olması, Türkiye’nin ‘eğitimli-işsiz-umutsuz-geleceksiz gençler ülkesi’ haline geldiğini gösteriyor!

2024 yılı Nisan-Haziran Dönemi 2. Çeyrek İşgücü İstatistiklerine göre Türkiye gençliği çok ağır ekonomik ve sosyal sorunlar altında eziliyor ve gelecek umutları tükeniyor. Geniş tanımlı işsizlik oranının yüzde 29’a yükselmesiyle çalışabilecek durumdaki her üç kişiden birisinin aç ve işsiz konumda olduğu açığa çıkarken, NENİ oranının yüzde 26’ya ulaşması ise ülkenin gelecek umudu olan genç nüfusta her dört kişiden birinin ağır tükenmişlik içinde olduğunu gösteriyor.

Genç nüfus olarak tanımlanan 15-34 yaş arası kadın ve erkek gençler, ayrıca somut tablonun daha net görülebilmesi için 15-24, 15-29 ve 15-34 yaş arası olmak üzere üç kategoriye ayrılıyor. Nüfusu 24,3 milyon kişi olan 15-34 yaş grubu gençler içinde 6,3 milyon kişi NENİ kapsamındaki gençler. Bu sayı genç nüfusun yüzde 26’sına karşılık geliyor. Buna göre yaşamının en verimli, üretken ve dinamik çağındaki 6,3 milyon genç ne okulda ne işte olmak yerine ‘boşta gezen’ konumunda. Yaş grupları açısından bakıldığında ise NENİ oranı farklılık gösteriyor. 15-24 yaş grubunda yüzde 20,8 olan NENİ oranı 15-29 yaş grubunda yaklaşık 10 puan artışla yüzde 30,7 olurken, 15-34 yaş yaş grubunda yüzde 30,8’e ulaşıyor. Genç nüfus tanımının son yaşlarına yaklaştıkça yükselen NENİ oranı aynı zamanda ileri genç yaşların sınırına yaklaştıkça boşta gezenlerin ve umutsuzluğun yükseldiğini ortaya koyuyor. TÜİK’in haziran ayı işsizlik rakamları, 15 ay sonra yeniden yükselişe geçerek yüzde 9,2’ye yükseldi. Yükselen işsizlik oranı yanında artan işsiz sayısı ve haziranda yüzde 29’a yükselen geniş tanımlı işsizliğin, 2. Çeyrek NENİ oranına yansıması sadece üçte bir düzeyinde. Sanayide üretim, kapasite kullanımı ve istihdamda yaşanan sert düşüşler henüz resmi işsizlik verilerine yansımadı. Temmuz, ağustos ve eylül verileri açıklandığında işsizlik oranı ve işsiz sayısının arttığı görülecek. 3’üncü çeyrek işgücü istatistiklerinde daha yüksek NENİ oranıyla karşılaşma ihtimali artıyor.

İkinci çeyrek işgücü verilerinde yaş gruplarına göre ilk basamağı oluşturan 15-24 yaştaki 11,7 milyon gencin 2,4 milyonu NENİ kapsamında. Bu gençlerin 132 bini okur-yazar değil ve bu kesimdeki NENİ oranı yüzde 89,3. 15-24 yaş grubunun 2,7 milyonu lise eğitimli ve bunların yüzde 21,4’ü NENİ. Mesleki ve teknik lise mezunları ise 1,7 milyon kişi. Mesleki eğitim almış eleman bulunamadığı söylemine karşılık bu gençlerin de yüzde 26’sı, sayısal olarak 455 bini NENİ kapsamında. 15-24 yaş grubunda yüksek öğrenimlilerin sayısı 1,3 milyon kişi iken NENİ kapsamında olanlar 340 bin kişi ve oranı da yüzde 26,1!

Bu yılın 2’nci çeyreğine ait işgücü istatistiklerinden ortaya çıkan görüntü lise, teknik lise, yüksek öğrenim mezunu gençlerin ciddi ölçüde ekonomik ve sosyal sistemin dışına itildiğini gösteriyor. Yaşam kaygıları her geçen gün büyüyen bu gençler, en üretken ve dinamik çağlarında talep ve beklentilerini karşılayamayan, gelecek umutlarını ertelemiş ya da tüketmiş konumdalar!

Tarlalarda tonlarca karpuz, kavun, domates, sebze ve meyve yüksek maliyetler nedeniyle çürümeye terk edilirken, ekilmeyen araziyi kiralayıp destek vermek kaynak israfıdır. 18 yıldır yasayı çiğneyip destek için üreticiye ayrılması gereken kaynaklara el koyan iktidar, şimdi de tarlalara el koyma yoluna gidiyor!

Medyaya da yansıyan haberlere bakıldığında çeşitli illerdeki üreticiler tarlalarındaki kavun, karpuz, sebze-meyveleri girdilerde, işçilikte, nakliyedeki yüksek maliyetler nedeniyle toplayamadıkları için çürümeye terk ediyor. Bazı üreticiler ise tarlada para etmeyen ürün için yaptığı harcamalar maliyetini karşılamayınca, ürünü halka bedava dağıtıyor. Yaz ortasında karpuzun dilimi marketlerde 40-50 liraya satılırken, tarladaki karpuzun 50 kuruş bile etmemesi, tarladaki ürünün tüketiciye fahiş fiyatla ulaşması tarımsal üretimdeki çarpıklığın, plansızlığın, yıllardır siyasi ve ekonomik öngörüsüzlükle çözülemeyen sorunların sonucudur. Üretimin en bol olduğu yaz mevsimi ortasında domatesin kilosu 25-30 liradan, bamya 140-150 liradan satılıyorsa, biber, patlıcan, şeftali, kayısı mevsiminde bile vatandaşın bütçesini zorlayan fiyattan satılıyorsa hem üreticiyi hem tüketiciyi mağdur eden bir liyakatsizlik söz konusudur.

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 22 Ağustos’ta Resmi Gazetede yayınladığı ‘İşlenmeyen Tarım Arazilerinin Tarımsal Amaçlı Kiraya Verilmesine İlişkin Yönetmelik’ uyarınca 2 yıl üst üste ekilmeyen tarımsal araziler ihaleyle ve sezonluk olarak başkalarına kiralanacak. Yönetmelik hazine mülkiyeti dışında, özel ve tüzel kişilere ait tarım arazilerini içeriyor.

Her ilde Tarım ve Orman İl Müdürlüklerince Arazi Tespit Komisyonları il ve ilçedeki ekilmeyen tarım arazilerini belirleyip her yılın eylül ayında ihaleye çıkartarak sezonluk kiraya verecek. Ekilmediği saptanan araziler uydu fotoğrafları, kadastro parselleri, coğrafi bilgi sistemleri vb. yollarla belirlenerek beş gün süreyle muhtarlıklarda, il-ilçe tarım müdürlüklerinin internet sitelerinde ilan edilecek. Kiralanacak arazinin bulunduğu yerde ikamet edenler, sivil toplum kuruluşları ve meslek odaları kiralama ihalelerinde öncelikli olacak. Araziyi kiralayanlar tarımsal destek ve teşviklerden yararlandırılacak.

Ektiği tarlada ürettiği ürünün girdi maliyetlerindeki enflasyon, işçilik ücretleri, mazot zamları, vb. nedenlerle mağdur olan üreticinin neden üretimden vazgeçtiğini sorgulamak yerine, ekmediği araziye el koyup başkasına kiralamak tarlanın asıl sahibini cezalandırmak ve mükerrer kaynak israfıdır.

  • 2006’da kendi çıkarttığı yasada tarımsal desteklere her yıl milli gelirin yüzde 1’i oranında kaynak ayrılmasını ve bunun için bütçeye ödenek konulmasını öngören iktidar 18 yıldır bunu uygulamıyor. Aksine üreticiye ayrılması gereken kaynağa el koyup, kamu-özel iş birliği projelerine harcıyor.

Üreticiyi üretimden vazgeçiren koşulları ortadan kaldırmak yerine arazisine el koyup kiraya vermek, boştaki araziyi ekmesi için asıl sahibinin yerine kiralayanlara destek ve teşvik sağlamak, gerçek üreticiye yaptırım uygulamaktır. Bu durum, daha farklı anlaşmazlıklara ve uzun süreli hukuki sorunlara yol açacaktır!

Mısır Devlet Başkanı Sisi’nin 4 Eylül’de yapacağı Türkiye ziyaretinin gündemi oldukça yoğun. Görüşmelerde; Gazze savaşı, Doğu Akdeniz, Libya, Sudan ve Somali’deki gelişmeler, deniz sınırı anlaşmazlıkları ele alınacak. Mısır ile normalleşme ve iş birliği bölgedeki pek çok sıcak sorunun çözümüne ve uzlaşma zeminine katkı sağlayabilir.

Mısır Devlet Başkanı Abdülfettah es-Sisi 4 Eylül’de Ankara’da olacak. İki ülke arasında kurulan Türkiye-Mısır Yüksek Düzeyli Stratejik İş birliği Konseyi de ilk kez toplanacak. Mısır’ın seçimle göreve gelen ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, 2013’te Sisi tarafından gerçekleştirilen askeri darbeyle devrildi. Müslüman Kardeşler’in desteklediği Mursi’nin kabinesinde Savunma Bakanı olarak görev yapan Genelkurmay Başkanı Sisi, darbe sonrası Mursi ve İhvan mensubu çok sayıda siyasiyi tutukladı. Sisi’yi ‘darbeci-eli kanlı’ olarak nitelendiren ve Sisi yönetimini ‘gayri meşru’ ilan eden Erdoğan, İhvan’a destek verdi. Mısır’dan kaçan çok sayıda İhvan mensubu Türkiye’ye gelerek Sisi yönetimine karşı faaliyet yürüttü. 2013’ten bu yana kesilen diplomatik ilişkilerin ve gerilim sürecinin Türkiye’ye ağır bedelleri oldu. Mısır, Doğu Akdeniz’de doğalgaz ve enerji alanında Türkiye aleyhine Yunanistan-Güney Kıbrıs-İsrail ile ortak hareket ederken, Türkiye dışlandı. Libya’da da iki ülke karşı karşıya geldi. İhvancı Trablus yönetimine destek veren Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşılık Sisi, Mareşal Hafter liderliğindeki Bingazi yönetiminin yanında yer aldı. Nil nehri sularının paylaşımında Etiyopya ile sorun yaşayan Mısır, Kızıldeniz’de deniz üsleri inşa ederek Somali ile Deniz Savunma Anlaşması imzalayan Türkiye’nin karşısında yer aldı. 

Sisi’nin ziyareti başta Mısır olmak üzere Arap medyasında ‘Büyük düşmanlıktan büyük dostluğa geçiş’ diye nitelendiriliyor. Ankara’daki toplantılarda ikili ticareti 15 milyar dolara çıkartmayı hedefleyen anlaşmalar ve Serbest Ticaret Anlaşması başta olmak üzere, enerji, ihracat, turizm, yatırım, ulaştırma vb. alanlarda mutabakatlar imzalanacak. 

Müzakerelerdeki kritik başlıkları, Gazze savaşı, Somali, Sudan, Libya’daki gelişmeler, Doğu Akdeniz’deki enerji paylaşımı ve doğalgaz sondajları, Münhasır Ekonomik Bölgeler ve deniz sınırları oluşturacak. İsrail’in aylardır bombardımanlarla harabeye çevirdiği, on binlerce Filistinliyi katlettiği Gazze’ye insani yardım için tek alternatif olan Refah Sınır Kapısı Mısır’ın kontrolünde. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan savaşın başından bu yana 3-4 kez Kahire’ye giderek Gazze’de ateşkes ve insani yardımlar konusunda temaslar yürüttü.

İhvan çizgisindeki Hamas’ı terör örgütü sayan Sisi yönetimi, darbeyle devirdiği eski Cumhurbaşkanı Mursi’yi de Hamas ile yakın olmak ve teröre destek vermekle itham etmişti. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Sisi’nin Hamas’a bakış açıları ve yaklaşımları zıt konumda.

Sisi’nin Ankara ziyareti başta ekonomi olmak üzere gündemdeki sorunlu başlıkların giderilmesine önemli katkılar sağlayabilir. Türkiye-Mısır diyalogunun gelişmesiyle Doğu Akdeniz’deki enerji paylaşımında, Libya’da seçim ve siyasi çözümde ilerleme yaşanabilir.

ABD Hazinesinin Rusya yaptırımları konusunda Türkiye’ye ilettiği uyarının ardından geçen hafta yeni bir hamle geldi. Aralarında Çin, BAE ve Türkiye’nin de yer aldığı 400’den fazla şahıs ve şirkete ‘Rusya’nın Ukrayna’daki savaşına destek verdikleri’ için yaptırım uygulanacağı duyuruldu!

ABD Hazine yetkilileri bir süredir gerek Türkiye’de resmi kurumlar ve hükümet yetkilileriyle gerekse İstanbul’da özel sektör ve bankalarla yaptıkları görüşmelerde Rusya’ya yönelik yaptırımların ‘Türkiye üzerinden delindiğini’ öne sürerek ambargo ve yaptırım uyarısında bulunuyorlardı. Türkiye, Rusya-Ukrayna savaşında tarafsızlık politikası izliyor. Türkiye limanlarından ve boğazlardan Rusya yaptırımlarını delme girişimlerine izin verilmediği sıkça ifade ediliyor. Türkiye, Rusya ile ticaretinde AB ve ABD’nin yasak ve yaptırım kapsamına aldığı mal ve teçhizatın satışının yapılmadığını savunuyor.

Ancak ABD Maliye, Ticaret ve Dışişleri Bakanlıkları tarafından 23 Ağustos’ta açıklanan Rusya yaptırımları listesinde Türkiye’den de bazı şahıslar ve şirketler yer aldı. Çin, Rusya, Avrupa ve Ortadoğu’dan farklı alanlarda üretim yapan çeşitli sanayi şirketleri ve kuruluşların Rusya yaptırımları kapsamına alındıkları duyurulurken, 400’den fazla şahıs ve şirketi kapsayan yaptırım listesinde Türkiye’nin de yer alması, önümüzdeki dönemde ambargo ve yaptırımların dozunun artacağı şeklinde değerlendirilebilir.

ABD Maliye Bakan Yardımcısı Wally Adeyemo’nun açıklamasında ‘Dünya çapındaki şirketler, finans kuruluşları ve hükümetlerin, Rusya'nın askeri-endüstriyel tedarik zincirlerini desteklemekten kaçınmaları’ uyarısı yinelenirken, aksi durumda yaptırım kapsamının daha da genişleyebileceği vurgulandı. ABD’nin çeşitli ülkelerdeki yüzlerce şirket ve şahsa yönelik yeni yaptırım listesinin yayınlanmasının ardından Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, ABD’ye teşekkür mesajı yayınladı. Zelenskiy, kapsamı genişletilen son yaptırımların Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaş yürütme kapasitesini daha da zayıflatacağını savunarak Rusya’ya yaptırımların dozunun artırılmasını istedi.

Yaptırımların gerekçeleri; yaptırımlardan kaçınma yollarına sapma ve yaptırımları ihlal etme’ olarak belirtilirken, yaptırımların hedefi ise Rusya’nın teknolojik üs kapasitesinin zayıflatılması, Rusya’nın stratejik metal ve madencilik sektörünün sınırlandırılarak baskılanması ve Rus finansal teknolojisinin zafiyete uğratılarak engellenmesi şeklinde sıralandı. Yaptırımlardan kaçınma ve yaptırımları ihlal etme gerekçesiyle başta merkezi Çin, İsviçre, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere farklı ülkelerdeki yüzden fazla kişi ve kuruluş yaptırım kapsamına alındı. Rusya’ya askeri malzeme, hassas cihazlar ve elektronik malzemeler tedarik ettiği öne sürülen İstanbul merkezli bir Türk savunma sanayii şirketinin yanı sıra farklı illerdeki sanayi ve ihracat firmaları, teknoloji-elektrik-elektronik malzeme üreticileri yaptırım listesine alındı.

ABD’nin yaptırım listesinde her defasında artan sayıda Türk şirketlerinin ve vatandaşlarının yer alması, önümüzdeki süreçte daha yaygın ve kapsamlı yaptırımların devreye alınabileceğini ve şirket ve şahıslar dışında doğrudan Türkiye’ye yaptırım uygulanabileceğini gösteriyor!

Önceki Haber
Kira geliri beyan etmeyen 700 bin kişiye ceza yolda!
Sonraki Haber
Yargıtay’ın cezalarını onadığı Atatürkçü komutanlara hapis yolu:

İlgili Haberler:


Notice: Trying to access array offset on value of type bool in /home/u418159325/domains/yenisoluk.com/public_html/beta.yenisoluk.com/inc/functions.php on line 15