Haber Arama

Çerez Politikası

Web sitemizde en iyi deneyimi sağlamak için çerezler kullanıyoruz. Sitemizi devam ettirmekle, çerezlerimizin, Gizlilik Politikamız ve Hizmet Şartlarımız'nı kabul etmiş olursunuz.

Erdoğan Toprak'tan Haftalık Değerlendirme Raporu/15 Aralık 2024

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak Her hafta yayımladığı 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu yayımladı. Türkiye ve Dünya Gündemi olarak yayımladığı raporu Sıcak gündem, Ekonomi, Tarım, İç politika, Dış politika başlıklarıyla kamuoyu ile paylaştı.

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'ın 15 ARALIK 2024 tarihli raporu şöyle:

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

15 ARALIK 2024

SICAK GÜNDEM

  1. Türkiye, beyin göçüyle nitelikli insanlarını kaybediyor. Önümüzdeki yıllarda Suriyeli sığınmacıların kalıcı hale gelmesi ciddi bir risk unsuru olarak karşımıza çıkıyor!
  2. Madeni Eşya Sanayicileri İşveren Sendikası’na (MESS) bağlı 4 işyerinde Birleşik Maden-İş Sendikası tarafından başlatılan grev, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın resmi gazetede yayınladığı kararla yasaklandı!

İÇ POLİTİKA

  1. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Beşar Esad’ın devrilmesiyle dünyada kendisi ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin dışında lider kalmadığını, hepsinin ‘elimine’ olduğunu ifade etmesi talihsiz bir söylemdir!
  2. İnsanca ücret için grev yapan işçilerin grevini yasaklayan iktidar, Ulusal Taşıt Tanıma Sistemi tebliğiyle otomobili olandan ek Motorlu Taşıtlar Vergisi benzeri milyarlarca lira toplamanın yolunu açıyor!

EKONOMİ

  1. Cumhurbaşkanlığı 2025 Yatırım Programı’ndaki yüzde 35 fiyat artış deflatörünün OVP’deki yüzde 17,5 enflasyon hedefinin 2 katı olması, gerçek enflasyon beklentisinin kamuoyundan gizlendiğini gösteriyor!
  2. Bu yılın Ocak-Ekim döneminde 10 ayda ödenen dış borç faizi, 2023’ün tamamında ödenen tutarı aşarak 18,3 milyar dolara ulaştı!
  3. Türkiye’nin TIR filosu ve karayolu taşımacılığındaki ağır ticari araç pazarı, kasımda yüzde 11 daraldı. Ocak-Kasım döneminde geçen yıla göre yüzde 46 gerileyen TIR ve Treyler satışları, 7343 adete indi!

TARIM

  1. Dünyada zeytinyağı fiyatları düşerken Türkiye’de hâlâ fahiş fiyattan zeytinyağı satılması, iktidarın üretici ve tüketiciyi sahipsiz bıraktığını teyit ediyor!

DIŞ POLİTİKA

  1. Suriye’de yaşanan gelişmeler güney sınırlarımızda ciddi ve uzun süreli bir istikrarsızlık ve güvenlik riski olasılığının arttığını gösterdi!
  2. Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) öncülüğündeki Radikal İslamcı-Cihatçı-Selefi ittifakının Suriye’ye hakim olmasıyla Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) yeni bir aşamasına geçildiğini öngörmek olanaklı hale geldi.
  3. Suriyeli sığınmacıların ülkelerine geri dönmeleri yönünde oluşan beklentilerin gerçekleşmesi güç görünürken, Türkiye’den batılı ülkelere beyin göçünün ulaştığı boyutlar endişe veriyor. Yükseköğretim sürecindeki beyin göçü, başarılı öğrencilerin yurt dışına gitmeyi tercih ettiğini, Türkiye’nin beşeri sermayesinin eridiğini gösteriyor!

8 Aralık’ta Suriye’de gerçekleşen yönetim değişikliği sonrasında Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların ülkelerine geri dönmesine yönelik beklentiler arttı. Hatay-Yayladağı sınır kapısının da açıldığı ve hizmet vermeye başladığı Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından açıklandı. AB ülkelerinde ise Suriyelilerin sığınma ve iltica talepleriyle ilgili işlemler durduruldu. Mültecilik başvuruları kabul edilmemeye başlandı.

Avrupa ülkeleri Suriyelileri geri göndermeye hazırlanırken, Türkiye’deki tablo geri dönüşlerin beklendiği gibi olmayacağını gösteriyor. 2011’den bu yana Türkiye’de yaşayan, bulundukları il ve ilçelerde sosyal ve ekonomik düzenlerini kuran, şu ana kadar yaklaşık 1 milyon Suriyeli çocuğun kendi ülkelerini tanımaksızın Türkiye’de dünyaya geldiği göz önünde tutulduğunda kitlesel bir geri dönüş yaşanması güç görünüyor. İktidarın geri dönüşleri cazip ya da zorunlu hale getirmek için bir eylem planı hazırlaması, bu yönde hukuki altyapıyı oluşturarak ilk aşamada Suriyeli sığınmacılara tanınan ‘Geçici Koruma’ statüsünün kaldırılması gerekiyor. Ancak bu konudaki adımların atılmasının önünde de uluslararası hukuk, BM Kararları ve sözleşmelerden kaynaklanan güçlükler bulunuyor.  İçişleri Bakanının ifade ettiği gibi 200 binden fazla Suriyeliye T.C. vatandaşlığı verildi. Bu vatandaşlıkların topluca iptali yönündeki talep ve görüşler gerçekle bağdaşmıyor ve hukuki açıdan zor görünüyor. İş dünyasından gelen açıklamalara bakıldığında; oda başkanları, işveren örgütleri asgari ücretin altında maaşlarla ucuz ve sosyal güvencesiz istihdam ettikleri Suriyelilerin geri gönderilmesinin yanlış olacağını savunuyorlar. Özellikle İstanbul başta olmak üzere Gaziantep, Hatay, Şanlıurfa, Adana vb. illerde kendi işlerini kurup ekonomik düzenlerini oluşturan, gayrimenkul karşılığı vatandaşlık alan üst gelir grubundaki Suriyelilerin henüz ne yöne gideceği belli olmayan, her an yeni bir iç savaş yaşanması muhtemel bir ülkeye geri dönmelerini beklemek gerçekçi bir yaklaşım değildir. Suriyelilerin önemli bir bölümünün Türkiye’de kalıcı olacağını öngörmek yanlış olmaz.

Türkiye’de milyonlarca sığınmacının ortaya çıkarttığı demografik değişim tablosunun geleceğe dönük içerdiği riskler kaçınılmaz bir şekilde ortada dururken, asıl vahim olan Türkiye’den yurt dışına yönelik beyin göçünün Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) resmi verilerine ve istatistiklerine de yansıyan boyutunun ulaştığı düzeydir.  TÜİK’in 2021-2023 verileri lise ya da yüksek öğrenim lisans eğitimini tamamlayıp mezuniyet sonrası yurt dışında eğitim-öğretime devam etmeyi tercih eden genç sayısında ciddi artış söz konusu.

Ülkenin en gözde ve nitelikli okullarından mezun olup yurt dışını tercih edenlerin oranındaki bu yükseliş ve tercihlerin ağırlıkla ABD, Kanada, Almanya, Hollanda, İngiltere olması dikkat çekiyor. Türkiye beyin göçüyle nitelikli insanlarını kaybederken Suriyeli sığınmacıların kalıcı hale gelmesi Türkiye açısından ciddi bir risk unsuru olarak karşımıza çıkıyor!

  1. Milyonlarca çalışanın açlık sınırı altında ücretle çalıştığı Türkiye’de grevlerin yasaklanması, anayasal haklar ve çalışma barışı adına kabul edilemez. İktidarın sendikalara ve çalışanlara karşı izlediği politikalar ve 12 Eylül’den bu yana ilk kez bir sendika genel başkanının tutuklanması, ekonomik demokrasinin yok sayılmasıdır!

Madeni Eşya Sanayicileri İşveren Sendikası’na (MESS) bağlı 4 işyerinde Birleşik Maden-İş Sendikası tarafından başlatılan grev, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın resmi gazetede yayınladığı kararla yasaklandı. İşçi sendikasının dört fabrikada çalışan 2 bin üyesi adına yürüttüğü Toplu İş Sözleşmesi (TİS) müzakerelerinde anlaşmazlık üzerine alınan grev kararı, anayasa ve yasaların işçilere tanıdığı temel insan haklarından birisidir.

Angaryayı yasaklayan anayasamızda çalışanların ekonomik ve sosyal koşullarını iyileştirmek, iş ve yaşam güvencelerini daha ileriye taşımak amacıyla sendikalara üye olması, örgütlü mücadele yürütmesi, işverenlerle TİS pazarlığı yapması, anlaşmazlık durumunda iş bırakması temel hak olarak güvence altına alınmıştır. Anayasamız ayrıca çalışanların çalışma koşullarının iyileştirilmesi, haklarının korunması, ücret eşitsizliklerinin ortadan kaldırılmasını sosyal devletin görev ve yükümlülükleri arasında saymıştır. Bunun yanı sıra Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasası işverenle yürütülen TİS müzakerelerinde anlaşmazlık halinde işçilere grev, işverenlere ise lokavt ilan etme hakkını içermektedir. Bu hakların kullanımı milli güvenlik, genel sağlık ve ekonomik durum vb. gerekçelerle 60 gün süreyle ertelenebilmektedir. Bu ertelemenin amacı tarafların yeniden bir araya gelerek anlaşmazlık konularını giderme ve uzlaşı yollarını aramaları içindir.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde Cumhurbaşkanı her grev kararında yasak yetkisini kullanmayı rutine dönüştürdü. Bu yetkinin kullanımında hak ve hukukun gözetilmesi, zayıf sosyal taraf olan işçilerin güçlü taraf karşısında korunması, ücret ve sosyal taleplerinin dikkate alınması ülkeyi yönetenlerin kararlarında esas olmalıdır. Oysa Cumhurbaşkanının yürürlüğe koyduğu yasakla üretimi sürdürmeye mecbur edilen işçilerin hiçbir talebi işverence karşılanmadığı halde çalıştırılmaları işverenlerin ödüllendirilmesidir. Cumhurbaşkanı bu grev yasağıyla tavrını işverenden, sermayeden yana koydu. Daha fazla emek sömürüsüne zemin hazırladı. Kaldı ki, 4 işyerine yönelik grev yasağının milli güvenlik gerekçesine dayandırılması inandırıcılıktan yoksundur. Bugüne kadar bütçe olanaklarını milyonlarca çalışan, dar gelirli, emekli, çiftçi, esnaf vb. kesimler lehine kullanmaktan ısrarla kaçınan, her türlü desteği servet sahipleri için seferber eden iktidarın hak grevini yasaklaması şaşırtıcı değildir. Halen yüzde 47 oranındaki enflasyona rağmen TİS müzakerelerinde çalışanlara gelecek üç yıl için yüzde 40 zam öneren işveren tarafının bu teklifinin kabul edilemezliği apaçık ortadadır.

Toplu İş Sözleşmesi süresinin üç yıla çıkartılmak istenmesi iyi niyet ve emeğe saygıyla bağdaşmamaktadır. İktidarı boyunca en fazla grev yasağı kararına imza atan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın işçi hakları, sendikal örgütlü emek mücadelesi karşıtlığı, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden bu yana ilk kez 200 bin üyeli bir sendika genel başkanının tutuklanmasıyla gözler önüne serilmiştir!

  1. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Beşar Esad’ın devrilmesiyle dünyada kendisi ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin dışında lider kalmadığını, hepsinin ‘elimine’ olduğunu ifade etmesi talihsiz bir söylemdir. Demokrasilerde görev süresi anayasada belirlenen liderlerin değişmesi olağandır.

Suriye’de 2000 yılında babası Hafız Esad’ın yerine yönetime gelen Beşar Esad’ın 24 yıllık dikta yönetiminin devrilmesini değerlendiren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gençlerle sohbet programındaki sözleri demokrasiyi içselleştirememenin göstergesidir. Daha önce de ‘demokrasi, menzile varıldığında inilecek bir tramvaydır’ diyerek, anayasa, hukuk devleti, seçim ve seçmen iradesine yönelik siyasi zihniyetini sergileyen Cumhurbaşkanının kendisi ve Putin dışında dünyada lider kalmadığını söylemesi bu zihniyetin sonucudur. Rusya Devlet Başkanı Putin kendi hazırladığı anayasayı defalarca değiştirerek başta 5’er yıllık iki dönem olan devlet başkanlığı süresini defalarca uzatma yoluna gitti. 2020 yılındaki anayasa değişikliği ile 2036 yılına kadar başkanlık yolunu kendisine açan Putin, 1999’dan bu yana ülkeyi tek başına yönetiyor. Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı (AGİT) gözlemcilerinin saptadığı yaygın usulsüzlük ve elektronik oylama hilelerine rağmen Rusya Seçim Kurulu her seferinde tüm itirazları reddederek Putin’in başkanlığına onay veriyor.

Cumhurbaşkanı dünyada iki lider kaldığını söylerken başta ABD ve Avrupa ülkelerindeki siyasi liderlerin, Cumhurbaşkanı ve Başbakanların anayasada belirlenen görev sürelerinin gereği olarak aday olamadıklarını, görevi bırakmak zorunda olduklarını göz ardı ediyor. Ayrıca 1994’ten beri Belarus’u yöneten Aleksander Lukaşenko Putin ve Erdoğan’dan daha eski ve 30 yıldır elimine olmadı.

ABD Anayasası başkanlar için görev süresini 4 yıl ve en fazla iki dönem olarak belirliyor. O nedenle Clinton, Obama gibi etkili liderler bile ikinci dönemlerinin sonunda halk istese de anayasaya uymak zorunda oldukları için aday olamadılar. Bir dönem görev yapan ve Biden’a karşı 2019’da seçimi kaybeden Donald Trump ise bu yıl 6 Kasım’da yapılan seçimi kazanarak 4 yıllığına tekrar başkan seçildi. Fransa anayasası da Cumhurbaşkanlarının en fazla iki dönem üst üste görev yapabileceklerini hüküm altına alıyor. Hatta daha önce 7 yıl olan görev süresi ‘çok uzun’ bulunarak 5 yıla düşürüldü.  Dolayısıyla ikinci dönemindeki Macron istese de Fransa anayasası uyarınca bir daha aday olamayacak.  Almanya’yı 16 yıl yöneten Başbakan Angela Merkel istese tekrar Başbakan adayı olabilecekken hem liderliği hem de başbakanlığı bırakıp siyasi anılarını ve yaşadıklarını yazmayı tercih etti. Dolayısıyla Biden, Clinton, Obama, Merkel, elimine olmadı. Hukuk devletinin, anayasanın gereği olarak görevden ayrıldı. Diğer yandan Kuzey Kore Devlet Başkanı Kim Jong-un, 2011’de babası Kim Jong-il ölünce yerine Devlet Başkanı oldu. İlk işi kendisine Mareşal unvanı verip general amcasını öldürtmek oldu. 13 yıldır ‘elimine’ olmadığı gibi yaşam boyu görevde.

22 yıldır görevde olmasına karşın her seçim öncesi seçim yasası değişiklikleriyle iktidarı sürdürmenin ve anayasaya rağmen üçüncü kez aday olup şimdi de 4’üncü kez aday olmanın hukuki formüllerini arayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu kez sandıkta halkın oylarıyla elimine olacaktır!

  1. Ulusal Taşıt Tanıma Sistemi (UTTS) tebliğiyle otomobili olandan ek Motorlu Taşıtlar Vergisi benzeri milyarlarca lira toplamanın yolu açılırken, akaryakıt istasyonlarından da ilave milyarlar kesilecek. İktidar, halkın refahını artırmak yerine halkın cebinden para toplama peşinde!

6 Şubat depremleri sonrasında kaynak ihtiyacı için ek Kurumlar Vergisi (KV), ikinci kez ek Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV) düzenlemeleriyle vatandaşın, araç sahiplerinin, şirketlerin, işletmelerin cebinden milyarlarca lira toplayan iktidar, şimdi Ulusal Taşıt Tanıma Sistemi (UTTS) ve Taşıt Tanıma Birimi (TTB) düzenlemesiyle milyarlarca lira toplamayı amaçlıyor. 17 Ağustos 1999 depreminden sonra bir yıllığına yürürlüğe konulan ve Deprem Vergisi olarak bilinen Özel İletişim Vergisi (ÖİV) AKP iktidarı tarafından 2004 yılında kalıcı hale getirildi. 1999’dan bu yana 25 yıldır yürürlükte olan Deprem Vergisi-ÖİV ile internet, sabit ve mobil cep telefonları, haberleşme hizmetleri, dijital ve kablolu TV yayınlarında fatura üzerinden her ay yüzde 10 kesinti yapılıyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın bütçe gerçekleşme rakamlarına bakıldığında 1999’dan 2024 Ekim ayı sonuna kadar ÖİV ile deprem felaketlerine harcanmak üzere 129 milyar TL (yaklaşık 40 milyar dolar) toplanmış. Sadece bu yılın ocak-ekim döneminde toplanan 24 milyar TL ile 25 yılın en yüksek ÖİV tahsilatı 10 ayda yapılmış.

Şimdi de 7 Aralık’ta yayınlanan tebliğle UTTS ve TTB uygulaması çerçevesinde araç sahiplerine ve akaryakıt istasyonlarına yeni çip satın alma, araçlarına ve akaryakıt pompalarına taktırma zorunluluğu getirildi. Akaryakıt istasyonlarına getirilen yeni elektronik sistem kurdurma ve yıllık 50 bin TL ödeme zorunluluğuna tepki gösteren işveren sendikaları konuyu yargıya taşıyacaklarını ilan edince iktidar anlaşma yoluna gitti ve ödemeleri 5 yıla yaydı. Akaryakıtta usulsüz fiş ve faturayı önleme gerekçesiyle devreye koyulan UTTS ve TTB çip montajıyla, halen uygulamadaki Taşıt Tanıma Sistemi (TTS) devreden çıkartılıp mevcut sistemin elektronik altyapısı lağvediliyor. Bunun yerine araçlara yeni yazılımlı ithal çip monte ettirme mecburiyeti getiriliyor. Çip takma işlemlerini ve montajını yapmak için Darphane Genel Müdürlüğü tarafından açılan milyarlık ihale, iktidara yakın bir şirkete verildi. Çip takılacak araç sayısı 14 milyona çıktı. Akaryakıt istasyonundaki pompalara yeni yazılımlı UTTS çipi monte edilecek.

1 Temmuz 2025’ten itibaren trafiğe çıkacak sıfır araçlar ise TTB çipi ile satışa sunulacak. Aracına TTB taktıranlar çip fiyatı, montaj ve yüzde 20 KDV ile toplam 2172 TL ödeyecek. Aracın satışı veya plaka değişikliğinde araçtaki TTB sökülüp yenisi takılacak. İlk etapta beklenen ek gelir yaklaşık 20 milyar TL. İkinci el satışların yılda 7 milyona ulaştığı dikkate alındığında bu araçlara tekrar TTB montaj mecburiyetiyle elde edilecek gelir 30-35 milyar TL’ye yükselecek.

25 yıldır toplanan 40 milyar dolar deprem vergisinin hesabını vermeyen ve geçen yıl deprem gerekçesiyle milyarlarca lira ek vergi toplayan iktidar, afet fonunda biriken paraların akıbetini gizliyor! Yasaya göre üç ayda bir denetlenerek kamuoyuna açıklanması gereken fon hesaplarıyla ilgili hiçbir şey açıklanmıyor!

  1. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın 2025 Yatırım Programı, çelişki ve tutarsızlıklar içeriyor. Deprem, kentsel dönüşüm vb. nedenlerle konut üretiminde artış vaat edilirken, 2025’te konut yatırımlarında düşüş öngörülüyor!

TBMM’de 2025 Bütçe görüşmeleri sürerken Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın (SBB) tarafından Orta Vadeli Program (OVP) çerçevesinde hazırlanan 2025 yılı Yatırım Programı tamamıyla kâğıt üzerinde hazırlanmış hedefler ve öngörüler yanında birbiriyle çelişkili, tutarsızlıklar içeriyor. Bütçeden kamu yatırımlarına ayrılan ödenekler en alt sınıra çekilirken SBB’nin hazırladığı yatırım programında farklı alanlarda öngörülen olağanüstü yatırım artışları, kaynağı nasıl bulunacağı, ek vergiler getirilip getirilmeyeceği sorularının yanıtlanmasını gerektiriyor. SBB Yatırım Programı’ndaki veriler de tasarruf-harcama yönüyle birbiriyle tutarsız. SBB programında 2025’te kamu ve özel toplam yatırımlardaki büyüme hızının 2024’ün üstüne çıkması hedefleniyor. Bu yılsonunda yatırımlardaki büyümenin yüzde 2,96 olması, 2025’te ise yatırım büyüme hızının yüzde 3,5’a yükselmesi planlanıyor. Bu çerçevede 2025 kamu yatırımları büyüme hızının yüzde 2,72’den yüzde 3,66’ya, özel sektör yatırımlarında yüzde 2,99’dan yüzde 3,48’e yükselmesi programda yer alıyor.

Bu yılsonunda özel sektör imalat sanayii yatırımlarında yüzde 1,75 olarak gerçekleşmesi beklenen büyümenin 2025’te yüzde 8,92’ye tırmanması hedeflenirken kamunun bu sektördeki yatırımlarında ise yüzde 23,26’dan yüzde 15,25’e düşüş öngörülüyor. Tüm göstergeler özel sektörün, sanayicinin, özellikle imalat sanayinin yatırımlarının gerilediğini, büyüme hızının eksiye düştüğünü, üretim ve kapasite kullanımının aylardır kesintisiz şekilde gerilediğini gösterirken, 2025’te özel sektörün imalat sanayii yatırımlarını nasıl altı kat birden artıracağına ilişkin somut bir veri programda yer almıyor. Cumhurbaşkanlığı 2025 Yatırım Programı’nda gelecek yıl en yüksek yatırım hızının yüzde 10,20 ile enerji yatırımlarında gerçekleşeceği yer alıyor. Bu alandaki yatırım büyümesinin kamuda yüzde 3,67’den yüzde 15,37’ye, özel sektörde yüzde 2,05’ten yüzde 8,55’e yükselmesi hedefleniyor. Enerjide kamu yatırımları yaklaşık beş kat, özel sektör yatırımları 4,5 kat artacak. Yatırım Programı’ndaki en belirgin çelişki konutta. Konut ihtiyacı had safhada iken program konut yatırımlarında düşüş öngörüyor. 2025’te kamunun konut yatırımlarındaki büyüme yüzde 5,97’den yüzde 1,04’e, özel sektörde yüzde 6,01’den yüzde 1,03’e indiriliyor. Toplam yatırımların reel olarak yüzde 3,5 büyümesi, yatırım harcamalarında cari fiyatlarla gerçekleşecek artışın ise yüzde 39,38 olması öngörülüyor. Buna göre yatırımlardaki fiyat artışı deflatörü yüzde 34,67. Bu da 2025’te yüzde 35’lik bir enflasyon ve fiyat artışı beklendiğini gösteriyor. OVP’de 2025 enflasyon hedefi yüzde 17,5. Merkez Bankası’nın revize enflasyon hedefi yüzde 21!

Yatırım programındaki veriler; açıklanan enflasyon, büyüme vb. hedeflere iktidar ve ekonomi yönetiminin de inanmadığını 2025’te OVP hedefinin iki katı bir enflasyon öngörülmesine karşılık bunun kamuoyundan gizlendiğini gösteriyor!

  1. Cari açık vererek büyüme sağlayan Türkiye ekonomisi, ödemeler dengesinin cari fazla vermesiyle küçülmeye başladı. Merkez Bankası’nın Ekim 2024 verileri, 10 aylık cari açığın geçen yılın aynı dönemine kıyasla onda bir düzeyine indiğini gösterirken son iki çeyrek büyüme hızı da eksiye dönüştü!

Geçen yılın ocak-ekim döneminde 36 milyar dolar olan 10 aylık cari açık, bu yılın aynı döneminde 3,3 milyar dolara indi. Bir yanıyla cari açığın azalması ve fazlaya dönüşmesi olumlu bir gelişme olarak görülse de gerçekte cari açık vererek yüksek büyüme hızı yakalayan Türkiye ekonomisi açısından daralma ve küçülmenin somut hale gelmesidir. Haziran ayından bu yana aylık bazda cari açığın cari fazlaya dönüşme süreci devam ediyor. Ekim ayına gelene kadar en yüksek aylık cari fazla 4,8 milyar dolar ile ağustos ayında sağlandı. Geçen hafta açıklanan ekim ayı verilerinde ise aylık cari fazla 1,9 milyar dolar oldu. Ancak Ödemeler Dengesi ve Cari Açık kalemlerindeki gelişmelere bakıldığında ortaya çıkan tablonun uygulanan ekonomi politikalarının başarısından değil dış ticaret, altın ithalatı, enerji ithalatı gibi alanlardaki zorlayıcı ve kısıtlayıcı düzenlemelerle sağlandığı görülüyor. Cari açık düşürülürken, doğrudan yabancı yatırım sermayesi girişlerinin durduğu, tam aksine sermaye çıkışına dönüştüğü görülüyor. Yabancı sıcak para girişlerinde de portföy yatırımları hisse senedinden, yüksek faizli hazine kağıtlarına, Devlet İç Borçlanma Senetlerine (DİBS) geçiş yapıyor.

Cari açığın gerilemesine ve fazlaya dönüşmesine en büyük katkı dış ticaret açığındaki düşüşten kaynaklandı. 2023 haziran ayında başlatılan parasal sıkılaştırma önlemleri öncesinde aylık 30 milyar doların üzerinde seyreden ithalat hızla inişe geçti. İthalatın gerilemesi dış ticaret açığını azalttı. Ocak-ekim döneminde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 42 azalan dış ticaret açığı 44,8 milyar dolara indi. Geçen yıl ağustos ayında altın ithalatına getirilen kısıtlama ve kota uygulamasıyla ithalattaki önemli kalemlerden birisi baskı altına alınırken, enerji fiyatlarının uzun süredir değişmemesi ithalattaki diğer yüksek faturanın da azalmasını sağladı. Böylece altın, enerji, üretim ve tüketime dönük ithalattaki yavaşlamayla cari açığa uygulanan pansuman tedbirleri fazla verilmesine olanak sağladı. Ekimde 204 milyon dolar yabancı yatırım sermayesi çıkışı yaşanırken, ocak-ekim dönemindeki çıkış 3,3 milyar dolara ulaştı. Yabancı sıcak paranın hisse senedi yatırımlarında da 642 milyon dolarlık satış ve çıkış görülüyor. Sıkı para ve yüksek faiz politikalarıyla doğrudan yabancı yatırım sermayesi ve portföy yatırımı girişini artırarak cari açığı finanse etme politikası sonuç vermedi. İthalattaki kısıtlamalar yanında ekonomi yönetiminin beklediği doğrudan yabancı sermaye yatırımı ve portföy yatırımı girişi yeterli düzeyde olmadığı için cari açık dış borçla finanse ediliyor. Hazinenin dış borçlanma tahvili ihraçları ve doğrudan dış borç arayışlarıyla açık finanse edilmeye çalışılıyor.

Yapay ve zorlama tedbirlerle cari açığı düşürme, cari fazlayla övünme politikalarının faturası; büyüme hızının eksiye dönmesi, ekonomide küçülme, yabancı yatırım sermayesinde kaçış, yüksek faizle dış borçlanma ve milyarlarca dolar dış borç faizi ödemeye mecbur kalmak oldu!

  1. Avrupa’da birinci, dünyada ilk sıralarda yer alan Türkiye’nin TIR filosu ve karayolu taşımacılığındaki ağır ticari araç pazarının yüzde 11 daralması büyüme hızında eksiye dönüşün en somut göstergesi. Ocak-Kasım döneminde geçen yıla göre yüzde 46 gerileyen TIR ve Treyler satışları, 7343 adete indi!

AB, Orta Asya, Rusya ve Ortadoğu pazarlarına mal taşımacılığında en önemli stratejik lojistik unsurların başında gelen ağır ticari araçlar ve TIR filosunda Avrupa’da birinci sırada yer alan Türkiye, dünya sıralamasında da 11’inci konumda. Ticaret Bakanlığı verilerine göre Türk Lojistik sektörünün kara ve deniz taşımacılığında dünya ticaretinden aldığı pay yüzde 2,5 olurken, sağlanan gelir toplamı yıllık 100 milyar dolara ulaşıyor. Türkiye lojistik sektöründe limanlar ve demiryolu dışında yüzde 45’e varan payla ağır ticari ticari araç (TIR ve kamyon) taşımacılığı hayati önemde. Ancak uygulanan ekonomi politikaları bu sektörü de olumsuz etkiliyor. Türkiye’nin önde gelen TIR filosu, lojistik depoları ve uluslararası taşımacılık şirketlerinden birisi Danimarkalılar tarafından satın alındı. Sektördeki pek çok şirket açısından da ciddi darboğaz söz konusu. Nitekim bu durum ağır ticari araç (16 ton ve üzeri araçlar) talebindeki düşüş, TIR ve treyler satışlarındaki sert gerileme ve araç pazarının küçülmesiyle kendisini gösteriyor.

Ağır Ticari Araçlar Derneği (TAİD) tarafından hazırlanan sektör raporundaki verilere göre 2024 yılı Ocak-Kasım dönemi Ağır Ticari araç pazarı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 11 oranında azaldı. Geçen yılın ocak-kasım döneminde 39 bin 133 adet 16 ton üstü araç satışına karşılık bu yıl satılan araç sayısı 34 bin 734’e indi.

Çekici satışları ise geçen yılın ocak-kasım döneminde 22 bin 270 iken bu yılın aynı döneminde yüzde 27 azalarak 16 bin 153’e düştü. Ağır ticari araçlardaki en sert daralma semi-treyler pazarında gözleniyor. Geçen yılın 10 aylık döneminde 13 bin 497 olan semi-treyler satışları bu yılın ocak-kasım dönemi sonunda yüzde 46 gerilemeyle 7343’e indi.

Traktör ve mekanize tarım araçlarındaki satışların TÜİK verileriyle dip noktalara inmesi, ülke tarımındaki üretim düşüşü ve küçülmenin göstergesi olduğu gibi, ağır ticari araç pazarındaki talep ve satışlarda gözlenen yaklaşık yüzde 50’ye varan yıllık gerileme ciddi tehlike sinyalidir. Ağır ticari araç üreticileri ve ithalatçılarını çatısı altında toplayan TAİD’in Kasım 2024 verileri lojistik sektöründe, iç ve dış pazarlardaki zayıflamanın, özellikle ihracatta uluslararası ve şehirlerarası ticari taşımacılıkta belirginleşen yavaşlamanın ağır ticari araçlara talebi düşürdüğünü ortaya koyuyor. Mevcut TIR filoları bile atıl haldeki pek çok uluslararası lojistik şirketinin filolarını yenileme, yeni araç alma girişimlerini ya ertelediklerini ya da vazgeçtikleri, bazılarının sektörden çekilip yabancı lojistik şirketlerine satıldığı görülüyor.

Ekonomideki daralmanın ulaştığı boyutlar pek çok farklı alanda giderek yaygınlaşan bir durgunluğu işaret ediyor. İktidar ve ekonomi yönetiminin yanlış politikalarda ısrarı, 2024’ün eksi büyümeyle kapanmasını ve 2025’e ağır bir ekonomik hasarın devredilmesini beraberinde getirecektir!

  1. Bu sezon zeytin ve zeytinyağında rekor üretime karşılık şu ana kadar alım fiyatlarının açıklanmaması üreticinin mağduriyetine ve tüccara boyun eğmesine neden oluyor. Dünyada zeytinyağı fiyatları düşerken Türkiye’de hâlâ fahiş fiyattan zeytinyağı satılması, iktidarın üretici ve tüketiciyi sahipsiz bıraktığını gösteriyor!

Dünya zeytinyağı pazarının yüzde 40’ını tek başına kontrol eden İspanya’nın yanı sıra İtalya ve Yunanistan’daki üretim artışları zeytinyağında küresel fiyat düşüşlerine olanak sağladı. Buna karşılık Türkiye’de hâlâ fahiş fiyattan zeytin ve zeytinyağı satışı devam ediyor. Zeytin hasadının hemen hemen tamamlanmasına rağmen zeytin ve zeytinyağı üretici birlikleri, Tarım Kredi Kooperatifleri Birliği (TARKO) gibi piyasayı regüle eden kuruluşların şu ana kadar alım fiyatını ilan etmemesi bir yandan üreticinin mağduriyetine diğer yandan tüketicinin pahalı zeytinyağına mahkum edilmesine zemin hazırlıyor.

Taklit ve tağşiş gıda maddeleri listesinde zeytinyağındaki sahtecilik ve katkıların başta gelmesi, bu üründeki yüksek fiyatlardan dolayı sahteciliğin yaygınlaştığını gösteriyor. Üretici birlikleri, bu yıl zeytin ve zeytinyağında rekor üretim gerçekleştiğini açıkladı. Ayrıca geçen sezondan kalan zeytin ve zeytinyağı stoklarıyla birlikte, ihracat kısıtlamaları da dikkate alındığında zeytinyağı fiyatlarının düşmesi gerekiyor.

Dünyanın en büyük üreticisi İspanya’da iki yıl üst üste yaşanan kuraklık sonrası ciddi üretim düşüşleri yaşanırken, pazar payını kaybetmek istemeyen İspanya açığını kapatmak ve siparişleri karşılamak için Türkiye’den zeytinyağı ithaline hız verdi. İktidar zeytinyağı ihracatının fiyatları yukarı çekmesi üzerine ihracata yasak ve ek gümrük vergisi getirdi. Dökme zeytinyağı ihracatı kısıtlanırken, ambalajlı, teneke kutu zeytinyağı ihracının yasak kapsamı dışında kalması dolaylı şekilde ihracatın sürmesine ve fiyatlarda beklenen düşüşün sağlanamamasına olanak sağladı. Uluslararası Zeytin ve Zeytinyağı Birliği ile Tariş’in yaptığı projeksiyonlara göre üretici ülkelerde bu yıl beklenen üretim miktarlarında Türkiye, İspanya ve Portekiz’in ardından 475 bin tonla üçüncü sırada yer alıyor. 2025 yılı dünya zeytinyağı üretiminin toplam 3 milyon 279 bin tona ulaşacağı öngörülüyor.

Zeytin ve zeytinyağında rekor düzeyde üretim gerçekleştiğinin ortaya çıkması üzerine küresel sızma zeytinyağı fiyatları hasat mevsiminin başladığı ekim ayından bu yana düşüşe geçti. Zeytin hasadının başlamasından bu yana yaşanan fiyat düşüşleri aralık ayı itibarıyla sızma zeytinyağında yüzde 33’e rafinaj zeytinyağında yüzde 29’a ulaştı. Küresel piyasalarda zeytinyağı fiyatlarındaki bu hızlı düşüşe rağmen iç piyasada fiyatlar düşmediği gibi artmaya devam ediyor. Tariş ve TARKO alım fiyatını açıklamadığı için üretici ürününü satmıyor ya da acil para ihtiyacı bulunan üreticiler tüccara veriyor.

Açıklanan yüzde 47’lik yıllık enflasyona karşılık zeytinyağı fiyatlarında bir yılda gerçekleşen artış, yüzde 249 oldu. Alım fiyatının açıklanmaması nedeniyle serbest piyasada zeytin ve zeytinyağı ticareti durma noktasına geldi. Fiyatta ve üretimde istikrar sağlanamıyor. Dünyada en büyük üçüncü zeytin ve zeytinyağı üreticisi olan Türkiye, bu tabloyu hak etmiyor!

  1. Suriye’de yaşanan gelişmeler güney sınırlarımızda ciddi ve uzun süreli bir istikrarsızlık ve güvenlik riski olasılığının arttığını gösterdi. İsrail’in toprak devşirme ve işgal girişimleriyle birlikte değerlendirildiğinde yeni bir göç dalgasıyla ortaya çıkabilecek olumsuzlukların artmasına karşı sınır güvenliği takviye edilmelidir.

2011’de başlayan iç savaştan bu yana İran ve Rusya desteğiyle yönetimde kalmayı başaran Baas Partisi ve Devlet Başkanı Beşar Esad, İdlib’te yerleşik Heyet Tahrir eş Şam (HTŞ) öncülüğündeki cihatçı güçler ittifakının 27 Kasım’da başlattığı saldırılar sonrası 12 günde devrilerek 8 Aralık’ta ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

  • Türkiye’nin 911 km. ile en uzun kara sınırı bulunan Suriye’deki yeni tablonun en fazla etkileyeceği ülke yine Türkiye olacaktır.

İç savaşta milyonlarca Suriyeli sığınmacının akınına uğrayan Türkiye, HTŞ’nin İdlib’te, PKK’nın Suriye kolu Demokratik Birlik Partisi (PYD)- Halk Savunma Birlikleri (YPG)- Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Fırat’ın doğusunda oluşturduğu yönetimlerle bölücü ve cihatçı terör örgütleriyle komşu olmuştu.

Şimdi cihatçı terör örgütü HTŞ’nin Şam’da yönetime geçmesi, PYD-YPG-SDG’nin Kürt Özerk Bölgesi oluşturma planları, etnik ve mezhep temelinde ikiye, üçe bölünmüş bir Suriye ihtimaline karşı Türkiye çok daha hazırlıklı olmak zorundadır. (Türkiye, PYD ve YPG'yi, PKK'nın Suriye'deki uzantısı olarak görüyor ve ‘terör örgütü’ olarak tanımlıyor. HTŞ de Türkiye'nin ‘terör örgütleri’ listesinde yer alıyor.)

  • Bünyesinde farklı radikal cihatçı grupları barındıran HTŞ’nin Esad’ın dikta yönetimine alternatif demokratik bir yönetim kurmasını, tüm Suriyelileri eşit kucaklayacak bir demokrasi oluşturmasını beklemek saf hayalcilik olur.

El Kaide kökenli HTŞ Lideri Ebu Muhammed el Colani, önce Irak’a geçerek Ebubekir Bağdadi liderliğindeki IŞİD’e katıldı. Ardından IŞİD’in Suriye Emiri olarak atandı. Burada IŞİD’in Suriye versiyonu El Nusra’yı kurdu. Daha sonra IŞİD’ten ayrılığını ilan edip El Nusra’yı HTŞ’ye dönüştürerek İdlib’teki cihatçı yönetimin başına geçti.

  • Sünni-Selefi Colani’nin şimdi tüm cihatçı-selefi geçmişinden ve Şii-Nusayri-Alevi-Dürzi-Süryani-Hristiyan karşıtlığından vazgeçip Suriye’de demokratik katılımcı bir sistem kurmasını beklemek zor görünüyor.

Colani’nin şu ana kadar Şii, Alevi, Nusayrilerin yoğun olduğu Lazkiye ve Tartus’a dokunmaması, Hristiyanların yoğun olduğu Halep, Hama, Humus gibi kentleri ele geçirmesi, Dürzi ve Süryanilerin bulunduğu Suveyda şehrini kontrole alması öncelikle konumunu sağlamlaştırma planının parçasıdır.

  • Colani’nin HTŞ’yi lağvedip cihatçıları silahtan arındırma, kılık-kıyafet-inanç-yaşam tarzına karışmama vaatlerinin gerçekliği yakında görülecektir.

İktidar, Suriye’deki gelişmeleri zafer diye nitelendirip Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın ile HTŞ Lideri Ebu Muhammed el Colani’yi buluşturarak HTŞ üzerindeki kontrolünü sergilemek istiyor. Suriyeli sığınmacıların döneceği vurgulanıyor.

  • Ancak Colani’nin tamamıyla HTŞ mensuplarından oluşturduğu yeni yönetimin etnik ve mezhep ayrımcılığına yönelmesi halinde Suriye’den Nusayri, Süryani, Alevi, Hristiyan nüfusun göçü yaşanabilir.

İktidar, HTŞ ve Suriye Milli Ordusu (SMO) iş birliğiyle PYD-YPG-SDG’yi Fırat’ın doğusu ve Kuzey Suriye’den tasfiyeyi hedeflerken, SDG’li Mazlum Kobani’nin Trump tarafından 20 Ocak’taki ABD Başkanlık Yemin Töreni’ne davet edilmesi, ABD’nin bu bölgede Özerk Kürt Yönetimi kurma planlarından vazgeçmeyeceğini göstermektedir.

  • Suriye’deki karmaşayı fırsat bilen İsrail’in Golan tepelerinde başlattığı işgali Suriye topraklarına yayıp Şam’a 40 kilometre yaklaşması bir başka vahim boyuttur.

HTŞ, Suriye’de yönetimi ele geçirirken İsrail yoğun hava saldırılarıyla Suriye ordusunun tüm altyapısını, havaalanlarını, savaş uçaklarını, Lazkiye limanında demirli donanmasını, silah depolarını, araştırma merkezlerini yok etti. Suriye tapu ve nüfus bakanlığını bombalayıp tüm resmi kayıt, kimlik, pasaport, tapu, kişisel bilgi ve belgeleri yok ederek Suriye devleti ve halkının tarihini sıfırladı.

  • İsrail, uluslararası anlaşmaları ve Birleşmiş Milletler (BM) kararlarını yok sayan bir pervasızlık, kural tanımazlık sergiliyor.

Buna karşın HTŞ Lideri Ebu Muhammed el Colani’nin ABD ve İsrail ile sorunları olmadığını ilan etmesi en baştan beri dile getirilen ‘HTŞ’nin BİR ABD-İSRAİL PROJESİ olduğunu’ teyit ediyor.

Suriye’nin geleceği belirsizliğini korurken, kendisi de Golan doğumlu olan ve soyadını buradan alan Heyet Tahrir eş Şam (HTŞ) Lideri Ebu Muhammed el Colani’nin Suriye’de İsrail ve ABD’ye alan açması, önümüzdeki süreçte yaşanabileceklerin ipuçlarını veriyor. Terör örgütü listesindeki HTŞ’ye ve başına 10 milyon dolar ödül koyduğu Colani’ye karşı ABD’nin sergilediği ılımlı yaklaşım bunun göstergesidir!

  1. Suriye’deki son durum ile İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’yı ilhakı, İran’ın Şii Hilali planının çökertilmesi ve Filistin’in yalnızlaştırılarak Direniş Cephesi’nin tasfiyesinin yolu açıldı. Büyük Ortadoğu Projesi’nin adım adım ilerlediği süreçte haritaların ve sınırların yeniden çizilmesi aşamasına geçiliyor!

Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) öncülüğündeki Radikal İslamcı-Cihatçı-Selefi ittifakının Suriye’ye hakim olmasıyla Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) yeni bir aşamasına geçildiğini öngörmek olanaklı hale geldi.

Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) ve Filistinlileri bölmek için Mossad desteğiyle kurulduğu bilinen İhvan çizgisindeki Hamas’ın 7 Ekim saldırısı, İsrail ve ABD’ye bölgedeki dengeleri yeniden kurma, haritaları ve sınırları yeniden çizme kapısını araladı.

Hamas’ın Aksa Tufanı adıyla başlattığı saldırıyı fırsata çeviren İsrail, ABD, AB, NATO, Batılı güçlerin desteğini arkasına alarak önce Hamas’a karşı Gazze savaşını başlatarak milyonlarca Filistinliye soykırım uyguladı. FKÖ kontrolündeki Batı Şeria’ya saldırarak Filistin topraklarında Yahudi yerleşimcilere yeni alanlar açtı.

  • Filistinlilere destek veren Hizbullah’a karşı Lübnan’da başlattığı harekât ile Hizbullah’ı ve Lübnan’ı çökertti.

Bu askeri harekatlarla eş zamanlı olarak çok önceden planlandığı anlaşılan nokta suikast operasyonlarıyla Hamas ve Hizbullah’ın tüm üst düzey siyasi ve askeri lider kadrolarını ortadan kaldırdı. Lübnan’da Hizbullah ile 60 günlük ateşkes anlaşmasının yürürlüğe girdiği 27 Kasım sabahında ise HTŞ’nin Suriye harekatı başlatıldı ve 8 Aralık itibarıyla Şam’daki Esad yönetimi devrildi.

BOP’un ana eksenini oluşturan Ortadoğu’nun siyasal İslam üzerinden yeniden tasarlanması sürecinin ilk aşamasında;

Irak’ın işgaliyle Saddam Hüseyin devrilerek ülke etnik ve inanç eksenli üç bölgeye (Şii, Sünni Arap, Kürt Özerk Bölgesi) ayrıldı. ABD tarafından buna uygun hale getirilen yeni Irak Anayasası yürürlüğe konuldu. Irak, işgalden bu yana siyasi ve ekonomik açıdan istikrara kavuşamadı.

  • Türkiye’de konuşlandırılan ABD ordusuna bağlı Çekiç Güç Kalkanı altında Irak hava sahası kapatılarak Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin kurulması gerçekleştirildi.   

2010’daki demokrasi talebiyle başlatılan Arap Baharı ayaklanmalarının ardından Libya’da, Tunus’ta, Mısır’da İhvancı-Siyasal İslamcı yönetimler iş başına geldi. Arap Baharı adeta Arap Sonbaharına dönüştü.

  • Libya Lideri Kaddafi devrilerek linç edildi. Libya Trablus ve Tobruk yönetimi olmak üzere ikiye bölündü, iç savaşla istikrarsızlaştı.

Mısır’da seçimle gelen İhvancı Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ordu tarafından darbeyle devrildi ve Abdulfettah el Sisi başa geçti. Mursi idamla yargılanırken, duruşma salonunda vefat etti.

Tunus’ta İhvancı-Siyasal İslamcı El Nahda yönetime geldi ancak şeriatçı uygulamalara geçince iktidarı kaybetti. Bu kez Cumhurbaşkanı seçilen Kays Said anayasayı değiştirip, tek kişilik dikta yönetimine geçti.

İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Fas, Sudan arasında imzalanan Abraham Anlaşmalarıyla diplomatik, ekonomik, siyasi ilişki kuruldu. Filistin davası geri plana atıldı. Suudi Arabistan İsrail yakınlaşması sağlandı.

  • Tüm bu süreçlerin sonunda İran’ın Şii Hilali olarak adlandırdığı Lübnan, Suriye, Irak’taki etkinliği kırıldı. Hamas ve Hizbullah bitme noktasına getirildi.

İran desteğiyle İsrail’e karşı Hamas, Hizbullah, FKÖ, Haşdi Şaabi ve Şii Husilerin yer aldığı Direniş Cephesi zayıfladı, etkisizleşti. İran’ın Lübnan ve Suriye üzerinden Direniş Cephesi’ne sağladığı destek yolları kesildi.

İran’ın yanı sıra Suriye, bölgede İsrail ile savaş halinde olan bir ülkeydi. Esad yönetimi İsrail saldırılarına yanıt veremese de resmi olarak İsrail’e savaş ilan etmiş durumdaydı. Ancak 8 Aralık’ta Şam düştü, Suriye bertaraf oldu. İsrail tarafından güney bölgeleri işgal edildi.

  • Suriye’deki gelişmelerle Gazze gündemden düştü. Filistin yalnızlaştı.

Siyasal İslamcılar ve cihatçı örgütler sayesinde İsrail’in 50 yıllık hayallerini gerçekleştirme, topraklarını genişletme, Gazze ve Batı Şeria’yı ilhakı önünde fazla bir engel kalmadı. 

Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) siyasal İslamcılar üzerinden bölgeyi yeniden dizayn planlarında yeni bir aşamaya geçilirken, bu aşamanın Lübnan’dan sonraki adımı Suriye’de atıldı. Şam’da Cihatçı-Selefi HTŞ yönetimiyle son laik Arap ülkesinin Afganistanlaşması, Taliban benzeri bir siyasi rejimin Doğu Akdeniz’e yerleşmesinin yolu açıldı. Türkiye açısından da Taliban benzeri bir rejimle komşuluk ve istikrarsız bir Suriye riski büyüdü!

   

Önceki Haber
Genç Sağlık Sendikası yöneticileri, sağlıkçıların sorunlarını anlattı
Sonraki Haber
Yargıtay’ın cezalarını onadığı Atatürkçü komutanlara hapis yolu:

İlgili Haberler:


Notice: Trying to access array offset on value of type bool in /home/u418159325/domains/yenisoluk.com/public_html/beta.yenisoluk.com/inc/functions.php on line 15