CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak Her hafta yayımladığı 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu yayımladı. Türkiye ve Dünya Gündemi olarak yayımladığı raporu Sıcak gündem, Ekonomi, Tarım, İç politika, Dış politika başlıklarıyla kamuoyu ile paylaştı.
CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'ın 20 Ekim 2024 tarihli raporu şöyle:
TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ
20 EKİM 2024
SICAK GÜNDEM
- İktidarın sağlık sistemini özelleştirme ve sağlığı ticarileştirme politikaları, yeni doğan bebeklerin vicdansızca kara para ve haksız kazanç kapısına dönüşmesine zemin yarattı!
- Savunma Sanayiini Destekleme Fonu’na yeni vergi ve katkı payını tepkiler üzerine ertelemeye mecbur kalan iktidar, 18 ay önce kurulan Afet ve Yeniden İmar Fonu’nun akıbeti konusunda suskun!
İÇ POLİTİKA
- Akademik Yıl açılışının üniversite yerine Beştepe Sarayında yapılması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın özgür bilimden ve kontrol edemeyeceği gençlerden korkusunu yansıtıyor. Akademik liyakatsizlik ve bilimin partizanlaşması sıradan hale geliyor!
- Kamu-Özel İş Birliği (KÖİ) projelerinin garanti ödemesine 2025 bütçesinde ayrılan ödenek 204 milyar TL. KÖİ garantilerinin bütçede ve halkın cebinde yarattığı kara deliğin ülkenin ve milletin yoksullaşmasının ana unsurlarından birisi olmaya devam edeceği anlaşılıyor!
EKONOMİ
- Savaşla ekonomisi çöken, gıda, su, ilaç bulamayan Filistin’in başta demir-çelik olmak üzere 8 ayda Türkiye’den 399 milyon dolar ithalat yapmasının, yasağa rağmen İsrail’le örtülü ticaretin sürdürülmesi dışında bir izahı yoktur!
- İcra mahkemelerindeki dosya sayısında ve konkordato taleplerinde patlamanın yanı sıra TOBB’un istatistiklerinde kapanan şahıs ve tüzel kişi şirket sayısının şekilde yükselmesi, küresel iflas raporlarında Türkiye ile ilgili beklentileri kötüleştirdi!
- 14,7 trilyon TL olarak açıklanan 2025 Bütçesi, ağırlıkla maaş, borç ve faiz ödemelerinden oluşuyor. KDV-ÖTV ve ücretlilerin gelir vergisi, bütçedeki gelir hedefinin yüzde 60’ını oluşturuyor!
TARIM
- Ülke tarım ve hayvancılığı her geçen gün daha kötüye giderken, iktidarın üreticiye sergilediği duyarsızlık ve umursamazlık, 2025 Bütçe Yasası Teklifine de yansıdı!
DIŞ POLİTİKA
- İsrail’in Suriye sınırında mayın temizlemeye başlaması, Suriye’ye kara harekatı olasılığını gündeme getiriyor. İdlib’i kontrolünde tutan HTŞ’nin Suriye ordusuna saldırması, Suriye Milli Ordusu’nda iç çatışmalar başlaması dikkat çekicidir!
- Türkiye’nin bölge ülkeleriyle tarihsel bağları, artan yatırımları ve yakın diyaloguna set çekmek isteyen AB, Berlin’de düzenlenen Batı Balkan Zirvesi’nde Arnavutluk, Bosna Hersek, Kuzey Makedonya, Kosova, Karadağ ve Sırbistan’ın üyelik sürecini hızlandırıyor!
SGK’yı bebek ölümleri üzerinden dolandıran bir çete tüm ülkede infiale yol açtı. Bu vahametin sorumlusu Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere, SGK ve ilgili kurumların ağır ihmali yanında iktidarın sağlığı ticarileştiren, siyasi ve insani yozlaşmayı sıradanlaştıran politikalarıdır!
Onlarca özel hastanenin yeni doğan bebek yoğun bakım ünitelerinde bebek ölümleri üzerinden Sosyal Güvenlik Kurumu’nu (SGK) dolandırıp, bebeklerin ailelerini istismar ederek sahte tedavi harcamaları ve ölüm şantajlarıyla kazanç elde eden suç örgütünün yıllardır faaliyet gösterdiğinin açığa çıkması dehşet vericidir. Suç organizasyonunda hipokrat yemini etmiş doktorların, hemşirelerin, acil çağrı elemanlarının, özel hastane patronlarının, bazı siyasilerin ve kamu görevlilerinin de yer alması organizasyonun yaygınlığını ve korunduğunu ortaya koyuyor. İktidarın sağlık sistemini özelleştirme, özel hastaneleri teşvik etme, şehir hastanelerini iktidar müteahhitlerine paylaştırma, sağlığı ticarileştirme politikaları, yeni doğan bebeklerin bile vicdansızca kara para ve haksız kazanç kapısına dönüşmesine zemin yaratmış durumda. Çetenin faaliyet gösterdiği dönemde İstanbul İl Sağlık Müdürü olan Sağlık Bakanı hiçbir sorumluluk üstlenmediği gibi istifayı düşünmüyor. İçişleri Bakanı, bir baba olarak acı duyduğunu söylemekle yetiniyor.
Bir dönem kamu sağlık kurumlarının yetersiz diye SGK’nın özel hastanelerle anlaşmasına hız verilirken, son 10 yıldır kamu hastaneleri kapatılıp Şehir Hastanelerine devredilerek hasta garantilerinin tutturulması süreci devreye sokuldu. Kamu hastanelerinde 4738 olan yenidoğan yoğun bakım yatak sayısı özel hastanelerde 7248. Devlet hastanelerinin yaklaşık iki katı.
Bu yüzden yeni doğan bebeklerin SGK parasıyla özel hastanelere sevki suç çetelerinin ciddi kazanç kapısı. CİMER’e bir yıl önce yapılan şikayete rağmen neredeyse bir yılı aşkın süredir varlığı bilinen bu çetenin faaliyetine devam ettiği, onlarca yoğun bakım bebeğinin tedavi bahanesiyle ya da ölümü üzerinden çok ciddi kazançlar elde edildiği, SGK’nın dolandırıldığı ve insan sağlığı üzerinden elde edilen kara paranın paylaşıldığı anlaşılıyor.
Tüm ülkede infial yaratan bebek ticaretinin soruşturulması sırasında çete üyelerinin savcıyı pervasızca makamında ölümle tehdit etmesi, aile üyeleri, eşi ve çocukları üzerinden şantaj yapması, iktidarın yıllardır sürdürdüğü infaz sistemi değişiklikleriyle cezasızlık uygulamalarının suç örgütlerini ve mensuplarını cesaretlendirmesinin sonucudur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘devleti şirket gibi yönetme’ hevesiyle Sağlık Bakanlığı görevine getirdiği kişilerin kendi özel hastanelerinin olması tesadüf değil, bilinçli bir tercihtir.
Yeni doğan bebekler üzerinden SGK’yı dolandıran organize şebekeyle bazı eski bakanların sahibi olduğu hastanelerin de bağlantılı olması, Sağlık Bakanlığının, SGK’nın denetim ve görev ihmalinin, bu sürece göz yumulduğunun, aylarca görmezden gelindiğinin göstergesidir. Demokratik bir ülkede bakanların, sorumluların istifasını gerektiren bu tablonun üstü suskunlukla örtülemez!
6 Şubat 2023’te 11 ilde yaşanan deprem felaketinin ardından kurulan Afet Yeniden İmar Fonu’nda biriken paralar ve yapılan harcamalar konusunda şeffaflık yok. Savunma Fonuna yeni vergi ve katkı payını tepkiler üzerine ertelemeye mecbur kalan iktidar, 18 ay önce kurulan Deprem Fonu’nun akıbeti konusunda suskun!
Ülke savunmasını güçlendirmek bahanesiyle Savunma Sanayiini Destekleme Fonu’na (SSDF) ek vergiler ve katkı paylarıyla yasa düzenlemesini meclise getiren iktidar, daha önce kurulan fonların akıbeti konusunda oluşan kamuoyu tepkisi üzerine yasa teklifini askıya almak, 2025 yılına ertelemek zorunda kaldı.
Geçen yıl TBMM’de alelacele görüşülüp kabul edildikten sonra 21 Mart 2023 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 7441 sayılı Afet Yeniden İmar Fonunun Kurulması Hakkında Kanun aynı gün yürürlüğe girdi. 21 Mart 2023’ten bu yana faal olması gereken bu fonla ilgili hiçbir açıklama yok. Kanunda fonun Hazine ve Maliye Bakanlığı’na bağlı tüzel kişiliğe sahip olduğu belirtilmesine karşın bakanlığın resmi web sitesinde deprem fonuyla ilgili hiçbir bilgi ve rapor görünmüyor. Afet ve Yeniden İmar Fonu’nun yapısı ve işleyişine ilişkin yönetmelik 2 Şubat 2024 resmi gazetede yayınlanmasına karşın aradan geçen 8 ayda bu yönetmelikle ve fonun işleyişiyle ilgili bir bilgi de kamuoyuyla paylaşılmadı. Kuruluş yasasına göre fon yönetim kurulu Hazine ve Maliye Bakanı başkanlığında; Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, Tarım ve Orman Bakanı, İçişleri Bakanı, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı ile Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanından oluşuyor. Fon yurtiçi ve yurt dışından her türlü nakdi bağış toplayabileceği gibi, hibe ve kredi de kabul edebilecek. Ayrıca bütçeye fona aktarılmak üzere ödenek konulması yasada öngörülüyor. Yine kuruluş yasası uyarınca Afet ve Yeniden İmar Fonu, diğer kurum ve kuruluşların mevzuatındaki her türlü kısıtlamalardan muaf olarak yurtiçi ve yurtdışı sermaye ve para piyasalarından finansman sağlayabilecek, borçlanabilecek, uluslararası piyasalardan bağış kabul edebilecek. Fon’da biriken paralar Hazine ve Maliye Bakanı Başkanlığındaki yönetim kurulu tarafından onay verilen projelere harcanacak ya da proje bazında fondan kaynak aktarılabilecek. Fondaki paranın nereye, nasıl ve kimlere harcanacağına da yönetim kurulu karar verecek. Fon, Kurumlar vergisi ve stopaj kesintileri yanında TBMM denetiminden de muaf. Elde ettiği kazançlar, kaynaklar için kurumlar vergisi ödemeyeceği gibi yapacağı işler için de stopaj kesintisi yapılmayacak.
Afet ve Yeniden İmar Fonu’nun bağımsız denetim standartlarına uygun olarak denetlenmesi ve denetim sonuçlarıyla fon faaliyetlerinin üçer aylık dönemlerde kamuoyuna açıklanması yasa gereği. Kuruluşundan bu yana 18 ay geçtiği halde fondan yapılan harcamalar, bunların denetimi, hangi projelere para aktarıldığı konusunda açıklanan hiçbir bilgi, denetim ya da faaliyet raporu yok.
İktidar, 2025’e ertelediği Savunma Fonuna katkı ve ek vergi düzenlemelerinden önce; 18 ay önce faaliyete geçen Deprem Fonuna ne olduğunu, toplanan paraların tutarını ve nerelere harcandığını, fon yönetim kurulunun hangi kararları aldığını, üçer aylık denetim raporlarının sonuçlarını ivedilikle açıklamak zorundadır!
Yeni Akademik Yıl Açılışı’nın Beştepe Sarayında yapılması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın özgür bilimden ve kontrol edemeyeceği gençlerden korkusunu yansıtmaktadır. Adli yıl, akademik yıl açılışı, hakim, savcı, kaymakam atamaları için yapılan Külliye Törenleri, tek adam sisteminin şart koştuğu biat kültürünün ve kamusal alandaki tek parti zihniyetinin göstergesidir!
2024-2025 Akademik Yıl Açılış töreni Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın himayesinde Beştepe Sarayı’nda yapıldı. Oysa tüm demokratik ülkelerde, özerk üniversite olmadan aydınlanma ve uygarlığın olamayacağı yüzyıllardır kabul gördüğü için akademik yıl açılışları üniversite kampüslerinde bilim insanları ve öğrencilerin katılımıyla yapılır. Türkiye’de de zaman zaman uygulanan bu yöntem, 2018’de tek adam sistemine geçiş sonrası yerini saray törenlerine bıraktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın akademik yılı üniversitede, öğrencilerin de katıldığı bir törenle açmak yerine sarayı tercih etmesi, gençlerle yüzleşmekten korkusunun sonucudur. Yıllardır rakip bir siyasetçiyle ekranlarda tartışmayı reddeden, uçağına kendi belirlediği dışında gazeteci almayan, önceden verilenler dışında soruya tahammülü olmayan Cumhurbaşkanı, akademik yıl açılışında da özgür düşüncelerini kontrol edemeyeceği, sorularına yanıt veremeyeceği gençlerle karşılaşmak istemiyor.
15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası üniversitelerde rektör seçimi KHK ile iptal edilerek tek kişinin keyfi atamalarına bağlandı. Boğaziçi, ODTÜ, İTÜ, İstanbul ve Ankara Üniversiteleri, Hacettepe, Ege, 9 Eylül vb. köklü üniversitelere ‘kayyum rektörler’ atandı. Akademik liyakatsizlik, aile, akraba ve parti bağlantıları, partizanlık, bilimsel yetkinlik ve akademik formasyonun önüne geçti. Her kampüse cami yanında, Diyanet imamları Kredi Yurtlar Kurumu (KYK) yurtlarında ‘manevi rehber’ olarak görevlendirildi. 7 milyonu aşan üniversite öğrencisine karşılık 22 yılda sadece 876 bin kapasiteye ulaşabilen KYK yurtları yetersiz kalırken iktidara yakın vakıf, tarikat ve cemaat yurtlarına oluk oluk kaynak akıtıldı.
Cumhurbaşkanı açılış konuşmasında Fatih Sultan Mehmet’in görevden azlettiği Müderris Hatipzade Muhyiddin için tüm alimlerin ayağa kalkması ve Müderris Molla Gürani’nin Fatih’e meydan okuyup azil kararından dönülmezse tüm müderris ve alimlerin ülkeyi terk edeceği uyarısı üzerine geri adıma mecbur kaldığını aktardı. 571 yıl önce bilim insanlarına önem ve saygıyı örnek gösterip, bu alimlerin Osmanlıya ‘altın çağını yaşattığını’ dile getirdi. Ancak bu örnek kendi kendini tekzip etmenin yanında, 22 yıllık AKP iktidarının akademik saygınlığı, üniversite özerkliğini nasıl geriye götürdüğünün itirafıdır. OHAL kararlarıyla binlerce akademisyeni işsizlik ve açlığa mahkum eden, baskıcı-yasakçı uygulamalarla en büyük beyin göçüne zemin hazırlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan ve başında olduğu AK Parti iktidarıdır.
Atanmış kayyum rektörler Saray’daki akademik yıl açılışına koşarken, Türkiye’deki üniversiteler dünya sıralamasında her yıl geriliyor. Akademik liyakatsizlik ve bilimin partizanlaşması sıradan hale geldi. 571 yıl önce bir alimin azline karşı Sultan Fatih’e meydan okuyan ilim insanları, bugün akademisyenlerin tek imzayla üniversiteden atılıp akademik özerkliğin yok edilmesine boyun eğip suskun kalıyor!
İktidarın ‘cebimizden beş kuruş çıkmayacak’ diye pazarladığı Kamu-Özel İş Birliği (KÖİ) projelerinin garanti ödemesine 2025 bütçesinde ayrılan ödenek 204 milyar TL. KÖİ modelli havaalanlarını kapsamayan bu tutar ve bir avuç iktidar müteahhidine paylaştırılan projeler, halkın cebinden karşılanıyor!
Her yılın bütçesinde daha büyük bir kara deliğe dönüşen KÖİ projeleri için 2024 bütçesindeki 167 milyar liralık ödenek tutarı 2025 bütçe teklifinde yaklaşık yüzde 40 artırılarak 204,7 milyar TL’ye yükseldi. Orta Vadeli Program’da (OVP) 2025 yılsonu enflasyon hedefini yüzde 17,5 oranında ilan eden iktidar ve ekonomi yönetiminin bütçeden KÖİ projelerinin garanti ödemelerine ayrılan kaynağı enflasyon hedefinin yüzde 100’ünden fazla artırması, kâğıt üzerinde yapılan enflasyon hesaplarına kendilerinin de inanmadığını, bu hedeflerin fazlasıyla aşılacağını göstermektedir.
Kaldı ki OVP’de KÖİ projelerine yapılacak garanti ödemelerinin 2026 yılında 238,4 milyar TL’ye, 2027 yılında ise 246,5 milyar TL’ye yükseleceği öngörülüyor. Bu tutarların tutmayacağını bugünden söylemek olanaklı. İktidar, yıllarca KÖİ projelerini ‘cebimizden beş kuruş çıkmayacak’ söylemiyle halka pazarladı. Otoyollar, köprüler, tüneller, şehir hastaneleri bu söylemle gerçek maliyetlerinin kat kat üzerinde bedellerle, 25-40 yıla uzayan garanti ödemesi ve işletme süreleriyle iktidar müteahhitlerine paylaştırıldı. Köprü, otoyol, tünellerde verilen yıllık araç geçiş garantileri, şehir hastanelerinde yıllık hasta sayısı garantileri belirlenen sayıların altında kaldıkça aradaki fark hazine tarafından ve halkın sırtından ödendi, ödenmeye devam ediyor. Dolar ve euroya endeksli hazine garantilerinin TL karşılıkları kurlar yükseldikçe katlanarak büyürken her yılın bütçesinde bu garantilere ayrılan ödemeler daha da arttı.
Nitekim 2025 bütçesinde aynı tablonun rakamlara yansıdığı görülüyor. Proje bazında ayrılan garanti ödeneklerine bakıldığında ilk sırada 26,4 milyar liralık garanti ödemesiyle Avrasya Tüneli geliyor. 19 ildeki 23 şehir hastanesinin kira ve hasta sayısı garantileri için ayrılan toplam ödeme tutarı 104,5 milyar TL olarak yer alıyor. Şehir hastanesi başına ayrılan ödenek tutarı 4,7 milyar TL. Bu tutarın 37,4 milyar lirası hizmet bedeli, 67,1 milyar TL’si şehir hastanelerinin ‘kullanım bedeli’ yani kira tutarı olarak müteahhitlere ödenecek. İktidar müteahhitlerine inşa ettirilen AVM benzeri binalara hizmet bedelinin 2 iki katına yaklaşan tutarda kullanım bedeli-kira ödenmesi bu hastanelerde bina kirasının insan sağlığına ayrılan ödenekten önde geldiğini ortaya koyuyor. Sadece 19 ildeki şehir hastaneleri için 105 milyara varan bu garanti ödeme bedelleriyle geriye kalan 62 ilde yeni hastaneler yapmak, tıbbi donanımlarını sağlamak, doktor, hemşire, teknisyen vb. sağlık personelinin özlük haklarını, maaşlarını çok daha iyi düzeylere çıkartmak olanaklı.
KÖİ modelli havaalanlarına ayrılan garanti ödemelerinin bütçeden aldığı pay, rakamlarda görülemiyor. Kütahya Zafer Havaalanı başta olmak üzere KÖİ modeliyle inşa edilen pek çok havaalanına uçak inmediği dikkate alındığında KÖİ garantilerinin bütçede ve halkın cebinde yarattığı kara deliğin ülkenin ve milletin yoksullaşmasının ana unsurlarından birisi olmaya devam edeceği anlaşılıyor.
Ana pazarlarda ihracat artış hızı yavaşlarken Filistin’e ihracatın yüzde 400 artışla rekor kırması dikkat çekici! Savaşla ekonomisi çöken, gıda, su, ilaç bulamayan Filistin’in başta demir-çelik olmak üzere 8 ayda Türkiye’den 399 milyon dolar ithalat yapmasının, yasağa rağmen İsrail’le örtülü ticaretin sürdürülmesi dışında bir izahı yoktur!
Gazze savaşında İsrail ile ticaretin kesilmesi çağrılarına kulak tıkayan iktidar, katliam ve soykırım boyutuna varan İsrail saldırıları karşısında mayısta İsrail’le ticareti kesmeye mecbur kaldı. Ancak ticaret yasağı kararının dolaylı yollarla ve örtülü şekilde delindiğine ilişkin işaretler Ticaret Bakanlığı ve TÜİK resmi verilerine yansıyor. Azerbaycan ile yakın ilişkileri sayesinde kapsamlı anlaşmalara imza atan İsrail, pek çok petrol ürününü bu ülkeden temin ediyor. İsrail’in Filistinlilere karşı yürüttüğü savaşa Azerbaycan’ın verdiği desteğin SOCAR tarafından Türkiye limanlarından İsrail’e ulaştırıldığı yalanlanmadı.
İktidarın İsrail’e karşı yürüttüğü kampanyaya karşın bu ülkeye stratejik mal ihracının devam ettiğini doğrular nitelikteki bazı resmi veriler ortada duruyor. Türkiye’nin Filistin’e ihracatının Gazze savaşı öncesi 100 milyon dolar tutarında gerçekleştiğini gösteriyor. 2015’ten bu yana son 10 yıldır hep bu düzeyde olan Filistin’e yıllık ihracat ilk kez 2022’de 120, 2023’te 123 milyon dolar olmuş. Türkiye’nin toplam ihracatı yavaşlarken Filistin’e ihracat yüzde 400 artışla rekor kırmış. Ocak-Ağustos dönemi sekiz ayda Filistin’e yapılan ihracat geçen yıl 77 milyon dolar iken bu yıl 399 milyon dolara yükselmiş. Sekiz aydaki bu ihracat tutarı savaş öncesi 100-120 milyon dolar olan yıllık ihracatın 3 mislinden fazla.
Filistin’in Türkiye’den yaptığı ithalatta demir-çelik mamulleri patlama yapmış. Geçen yıl 8 ayda Filistin’e yapılan demir-çelik mamulleri ihracatı sadece 282 bin dolar iken bu yıl aynı dönemde yaklaşık 33 milyon dolara çıkmış. Filistinliler en temel insani ihtiyaçlarını karşılayamazken demir-çelik ithaline milyonlarca dolar harcamış! Kaldı ki İsrail ablukası altındaki Filistin’e yönelik bu ihracat hangi yollarla, hangi limanlardan yapılıyor. Gazze’ye içme suyu girmesine bile izin vermeyen İsrail, Filistinlilerin yüz milyonlarca dolarlık ithalat yapmasına, demir-çelik başta olmak üzere Türkiye’den pek çok stratejik malın ithaline nasıl göz yumuyor? İsrail’e ticaret yasağının başladığı mayısa kadar aylık 10-15 milyon dolar tutarında gerçekleşen Filistin’e ihracatın, mayıstan itibaren aylık 50 milyon doların üzerine çıkması, temmuzda 119, ağustosta 129 milyon dolara yükselmesi, bir başka dikkat çeken nokta.
Asıl çarpıcı olan Filistin’den yapılan ithalat. Savaş öncesi dönemde Türkiye’nin Filistin’den yıllık ithalatı yaklaşık 11-18 milyon dolar. 2023’te 11,3 milyon dolar. Bu yıl 8 aydaki ithalat 15 milyon dolar. İsrail’e ticaret yasağının başladığı mayıstan bu yana Filistin’den aylık ithalat tutarı 154-384 bin dolara kadar düşerek dibe vurmuş.
Savaş yıkımına uğrayan bir ekonominin 8 ayda Türkiye’den 399 milyon dolarlık ithalat yapması ciddi bir çelişki değil mi? İktidar, resmi rakamlarda ve kayıtlarda Filistin’e ihracat olarak görünen bu olağanüstü artışın gerçekte İsrail’le sürdürülen dolaylı ticaretin örtüsü olup olmadığını, kamuoyuna açıklamalıdır!
2024 Küresel İflas Raporu’nda dünya ülkeleri içerisinde en yüksek iflas riski oranı yüzde 20 ile Türkiye için öngörüldü. Uygulanan ekonomik programın yıkıcı etkisinin kaçınılmaz olduğunu gösteren bu tespitle her 5 şirket ya da işletmeden birisinin iflas etmesi söz konusu!
İcra Mahkemelerindeki dosya sayısında ve konkordato taleplerinde patlamanın yanı sıra TOBB’un yeni kurulan-kapanan şirket istatistiklerinde faaliyetine son veren şahıs ve tüzel kişi şirket sayısının her ay kesintisiz şekilde yükselmesi küresel iflas raporlarında da Türkiye ile ilgili beklentileri iyice kötüleştirdi.
Dünyanın önde gelen finans ve sigorta kurumlarından Allianz Trade tarafından her yıl açıklanan Küresel İflas Raporu’nun ikinci yarı yıl değerlendirmesinde Türkiye’deki iflas oranının yüzde 20 ile en yüksek düzeyde olacağı, pandemiden bu yana en ciddi düzeye ulaşan küresel iflas dalgasının 2026’ya kadar süreceği uyarısına yer verildi. Raporda, 2024 yılında küresel ticari iflaslarda ortalama yüzde 11 oranında ciddi bir artış yaşanacağı vurgulanırken küresel düzeydeki ekonomik istikrarın 2026 sonrasında sağlanabileceği ve iflas dalgasının yavaşlayacağı öngörülüyor. Şubatta yayınlanan ilk yarı iflas raporunda 2024 için küresel iflas oranı yüzde 9 olarak öngörülmüştü. Ancak ikinci yarı yıl değerlendirmesinde 2024 için küresel iflas riski oranı yüzde 11’e yükseltildi. Milli gelirleri toplamı küresel milli gelirin yarısını oluşturan pek çok ülkede güçlü bir iflas dalgasının yaşanması beklentisi artıyor.
Türkiye için öngörülen yüzde 20 oranındaki iflas riski düzeyine karşılık ABD'de iflasların yüzde 12, Almanya’da yüzde 4 artması, 2026'da ise her iki ülkede de yüzde 4 düşeceği öngörülüyor. Fransa ve İngiltere’de 2024 yılında artacağı öngörülen şirket iflaslarının 2026 yılına kadar daha düşük oranlara inmesi bekleniyor. Buna bağlı olarak her iki ülkede 2025 yılındaki iflaslarda yüzde 6 gerileme yaşanacak. 2026 yılında ise Fransa’da iflasların yüzde 3, İngiltere’de yüzde 4 azalması söz konusu olacak. Çin’de halen düşük seviyedeki ticari iflasların tırmanışa geçeceği değerlendirmesine yer verilen Küresel İflas Raporu’na göre Çin’deki iflaslarda 2025’te yüzde 5, 2026’da yüzde 6 oranında artış yaşanacak.
İflastan önceki aşamayı oluşturan konkordato talebinde bulunan şirketler arasında Türkiye’nin köklü müteahhitlik şirketleri yanında perakende ticaret, imalat sanayii şirketlerinin olması tehlikenin büyüklüğünü sergiliyor.
- İflaslardaki artış beklentisinin gerekçesi ise uygulanan ekonomik programın yüksek faiz, sıkı para politikaları sonrası finansa erişimin güçleşmesi olarak vurgulanıyor.
Küresel iflas riski ortalaması yüzde 11 olurken, Türkiye için riskin yüzde 20’ye yükselmesi istihdam için de ciddi bir tehdit oluşturuyor. Uygulanan ekonomik programın ekonomik yıkıma, iflaslara, işsizliğe yol açacağı uyarılarını duymazdan gelen iktidarın aymazlığına karşın, 2024 Küresel İflas Raporu Türkiye için yaklaşan büyük tehlikeyi işaret ediyor!
14,7 trilyon TL olarak açıklanan 2025 Bütçesi, yine ağırlıkla maaş, borç ve faiz ödemelerinden oluşuyor. KDV, ÖTV ve ücretlilerin GELİR VERGİSİ, bütçedeki gelir hedefinin yüzde 60’ını oluşturuyor!
Bütçe kanunu teklifi 17 Ekim’de Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz tarafından açıklandı. Yatırımlara, kamuda yeni iş alanları ve istihdama, toplumsal refah artışına fazla kaynak ayrılamayan 2025 bütçesinin gelir-gider hedeflerine bakıldığında yine yükün ücretli ve dar gelirli kesimlere yıkılacağı anlaşılıyor.
Bütçe harcamaları ve giderlerin toplam tutarı 14 trilyon 731 milyar TL olarak belirlenen yasa teklifinde 2025 yılında beklenen gelirler 12 trilyon 800 milyar TL. Gelir-gider farkıyla 2025 bütçesinin yılsonunda 1,9 trilyon TL açık vermesi, bütçe açığının yüksek faizle borçlanarak karşılanması ve açığın Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya (GSYH-Milli Gelir) oranının yüzde 3,1 olması hedefleniyor. Orta Vadeli Program (OVP) ile aynı hedefler doğrultusunda hazırlanan yeni bütçe teklifindeki ödeneklere bakıldığında başta kamu çalışanları olmak üzere memur, emekli, sözleşmeli personel maaşlarında ciddi bir artış öngörülmediği gibi kamuda yatırımların duracağı, israfın süreceği anlaşılıyor. KDV, ÖTV gibi dolaylı vergiler ile ücretli çalışanlardan kesilecek gelir vergisi toplamının bütçede hedeflenen gelirin yüzde 60’ını aşması, yeni bütçenin yükünün iktidarın önceki bütçelerinde olduğu gibi dar gelirli, çalışan kesimlerin üzerine yıkılacağını ortaya koyuyor.
Gelecek yıl tüm mal ve hizmetlerden anında kesilen Katma Değer Vergisi’nden (KDV) beklenen gelir 3 trilyon 599 milyar TL. Özel Tüketim Vergisi’nden (ÖTV) beklenen gelir 2 trilyon 121 milyar TL. Ücretli-maaşlı çalışanlardan kaynağında kesilen gelir vergisinden beklenen gelir tutarı ise bütçe teklifinde 2 trilyon 130 milyar lira olarak hedeflenmiş. KDV-ÖTV gibi dolaylı vergiler ve gelir vergisinden beklenen gelir toplamı 7 trilyon 850 milyar TL. Sadece bu üç kalemden sağlanacak gelirlerle 14,7 trilyonluk bütçe harcamalarının yarısından fazlası karşılanırken, 12,8 trilyonluk bütçe gelirinin yüzde 60’ından fazlası bu üç kalemden elde edilecek. Holdinglerden, şirketlerden, bankalardan alınan Kurumlar Vergisi (KV) tutarı ise bütçe teklifinde 1 trilyon 637 milyar lira olarak yer alıyor.
Temmuzda çıkartılan ancak uygulanması askıya alınarak 2025’e ertelenen Tasarruf Tedbirleri Paketi’ne rağmen, 2025 bütçe kanunu teklifinde, kamu harcamalarında ciddi bir tasarruf öngörülmediği gibi israf ve şatafattan vazgeçilmiyor. 2025’te faize 1 trilyon 950 milyar TL ödenek ayrılırken, deprem ve doğal afetler için ayrılan 584 milyar TL, faize ayrılan paranın dörtte biri düzeyinde. Tarım desteklerine ayrılan tutar, 706 milyar ve faiz ödeneğinin yarısı bile değil. 2025’teki yaklaşık 2 trilyonluk faiz ödeneği, milyonlarca kamu çalışanı için bütçeye konulan 3,9 trilyon TL ödeneğin yarısına karşılık geliyor.
Tek başına bütçenin yüzde 12’sine yaklaşan faiz gideri olmasa kamu çalışanlarına yüzde 100’e yakın maaş artışı yapılabileceği gibi, depreme, doğal afetlere, bilim ve teknolojiye, üniversitelere, tarım ve hayvancılığa, gençlerin geleceğine çok daha fazla kaynak ayırmak olanaklı hale gelecek.
İktidar, 2025 bütçesinde tarımsal desteklemeye ayırdığı 135 milyar liraya karşılık, üreticinin 307 milyar lirasına el koyuyor. Tarıma ayrılan desteğin 22 katı tutarındaki 3 trilyon TL vergiden vazgeçiliyor. Bütçede tarım ve hayvancılığın tamamına ayrılan pay ise 706 milyar TL ile vazgeçilen verginin dörtte biri!
2024 yılında buğdaydan arpaya, fındıktan çay ve ayçiçeğine, pancardan mısıra kadar destekleme kapsamındaki hemen tüm bitkisel ürünlerde enflasyonun çok altında taban fiyat açıklanırken, bütçe rakamları aynı uygulamanın daha düşük taban fiyatlarla 2025 yılında da sürdürüleceğini gösteriyor.
2025’te tarım ve hayvancılığın tamamına ayrılan toplam ödenek 706 milyar TL. Bu tutarın 135 milyar lirası tarımsal destek programları kapsamında destekleme alımlarında kullanılacak. Yatırımlar için 166 milyar TL ödenek ayrılırken, tarımsal kredi sübvansiyon desteği için 160 milyar liralık bütçe kaynağı kullanılacak. Tarımsal desteklemeye ayrılan 135 milyar liraya karşılık, işverenlere, sanayiciye, reel sektöre aktarılacak destek tutarı 561 milyar TL ile tarımın 5 katı. Gelecek yıl SGK prim ödemeleri için işverenlere yapılacak destek tutarı 223 milyar TL. 14,7 trilyon TL tutarındaki 2025 bütçesinde tarım ve hayvancılığa ayrılan 706 milyarlık ödenek, bütçe toplamının yüzde 5’inin altında.
Oysa Tarım Kanununun 21’inci maddesi, her yılın bütçesinde tarım ve hayvancılığa verilecek destek tutarının milli gelirin yüzde 1’inden az olamayacağını hüküm altına alıyor. TÜİK 2023 yılı milli gelirini 26,5 milyar TL olarak açıkladı. Eylülde açıklanan 2025-2027 Orta Vadeli Programda (OVP) ise milli gelirin 2024 yılında 44,2 trilyon liraya çıkacağı öngörülüyor. Dolayısıyla 2023 yılı milli geliri göz önünde tutulduğunda tarımsal desteklemeye en az 265 milyar TL, OVP’deki 2024 milli gelir hedefi dikkate alındığında ise en az 442 milyar TL ödenek ayrılması kanunun emredici hükmü.
İktidarın meclise gönderdiği 2025 bütçesinde tarım destekleri için ayrılan 135 milyar TL yasa gereği çiftçiye ayrılması gereken 442 milyar liranın üçte birinden de az. Bu tablonun ışığında iktidar; 2025’te üreticinin emek ve alın terinin karşılığı olan, ürettiği ürünün desteklenip teşvik edilmesi, tüccara mahkum kalmaması ve üreticinin refahının yükselmesi için harcanması gereken 307 milyar liraya el koyuyor.
İktidarın milyonlarca üreticiyi umursamadığını gösteren bir başka ödenek kalemi ise 2025 bütçesinde ‘Vergi giderleri’ olarak yer alan vergi muafiyetleri, istisnalarla alınmasından vazgeçilen vergi tutarının 3 trilyon 5 milyar liraya yükseltilmiş olması. Bu yılın bütçesinde vazgeçilen vergi tutarı 2 trilyon 210 milyar liraydı. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in vergi istisnaları ve muafiyetlerinin azaltılacağı, kapsamının daraltılacağı açıklamalarına rağmen tam aksine 2025 bütçesinde muafiyet ve istisnalarla vazgeçilen vergi tutarı bu yıla göre yaklaşık yüzde 50 artırılıyor.
Ülke tarım ve hayvancılığı her geçen gün daha kötüye giderken, iktidarın üreticiye bakış açısı, sergilediği duyarsızlık ve umursamazlık, TBMM’ye sunulan 2025 Bütçe Yasası Teklifine de yansıyor. İktidar, milyonlarca üreticiyi kaderine terk ediyor!
İsrail’in Suriye sınırında mayın temizlemeye başlaması, Suriye’ye kara harekatı olasılığını gündeme getiriyor. İsrail’in Suriye’ye olası harekâtı öncesinde İdlib’i kontrolünde tutan HTŞ’nin Suriye ordusuna saldırması, Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu’nda (SMO) iç çatışmalar başlaması dikkat çekicidir!
İsrail’in Hamas ve Hizbullah liderleriyle üst düzey komuta kademelerine yönelik suikast saldırılarının son hedefi Yahya Sinvar oldu. 7 Ekim Aksa Tufanı saldırılarının planlayıcısı ve Hamas’ın silahlı kanadının Lideri Sinvar’ın öldürülmesi, İsrail’in ilan ettiği ‘Hamas’ı yok etme’ stratejisinin en ciddi sonuçlarından birisi oldu. İsrail, Hizbullah ve Hamas’a siyasi-askeri-mali destek sağlayan İran, Irak ve Suriye’ye karşı da yeni saldırı planları olduğunu ilan ederken, Golan Tepeleri sınır bölgesindeki mayınların temizlenmeye başlanması, Suriye’ye kara harekatı olasılığını gündeme getiriyor. Tam bu aşamada İdlib’i kontrolünde tutan cihatçı örgüt Heyet Tahrir Şam’ın (HTŞ) Suriye ordusuna karşı saldırı başlatması, Suriye iç savaşında yer alan cihatçı-selefi-sünni örgütlerin pek çoğunun destekçisinin ve arkasında İsrail’in olduğunu, ABD’nin de bu örgütleri yapılandırdığını bir kez daha ortaya çıkarttı. Şii-Sünni mezhep ayrımını kendi lehine dönüştürme çabasındaki İsrail İran, Irak ve Suriye’ye karşı Sünni-Selefi örgütlerin pek çoğuna destek veriyor.
İran’daki Şii İslam Rejiminin desteklediği Lübnan Hizbullahı, Suriye iç savaşında cihatçı örgütlere karşı Suriye ordusunun yanında çatışmalarda yer aldı. Irak’ta ise Şii Milis Örgütü Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri), Musul’un IŞİD’den kurtarılması, Sünni cihatçı örgütlerin terör eylemlerine karşı yürütülen mücadelede önemli roller üstlendi. Haşdi Şadi’nin Irak ordusuna entegre edilmesi çalışmaları, Bağdat yönetimiyle Iraklı Şiilerin siyasi-askeri lideri Mukteda es Sadr ve dini lider Ayetullah Seyyid Ali el Sistani arasında gerginliklere yol açtı.
İsrail’in Suriye’nin güneyine kara harekatı planıyla aynı anda İdlib’i kontrolünde tutan HTŞ’nin Suriye ordusuna saldırı başlatması bu örgütlerin İsrail’den destek aldığının teyididir. HTŞ’nin Suriye ordusuna saldırısı üzerine Hmeymim üssünden kalkan Rus savaş uçakları İdlib’teki HTŞ mevzilerini bombaladı. Ayrıca Kuzey Suriye’de SMO’nun da Suriye ordusuna saldırı hazırlıkları üzerine TSK’nın SMO’yu uyardığı dile getiriliyor.
Türkiye-Suriye normalleşme sürecine zarar verebilecek böyle bir saldırının yanı sıra Suriye’deki Türkiye destekli milis güçlerinin SMO çatısı altında toplanması kararı, SMO’da bölünmeye ve örgütler arasında çatışmaya yol açtı. Gaziantep’teki muhalif Suriye Geçici Hükümeti tarafından kendisini lağvederek SMO’ya katılması kararlaştırılan Şukur el Şimal Tugayı, bu kararı reddederek SMO’ya saldırı başlattı. TSK ve SMO kontrolündeki Halep, Afrin ve Azez bölgelerin yayılan ve şiddetli çatışmalarda Kilis’e de roketler düştü.
İsrail’in İran, Irak ve Suriye’yi savaşa çekme planlarında cihatçı örgütleri devreye sokma çabalarını gösteren Suriye’deki son gelişmeler, aynı zamanda Türkiye-Suriye normalleşmesini engelleme girişimlerinin de işaretidir. Bu çerçevede İdlib’ten YENİ BİR GÖÇ DALGASININ TETİKLENME İHTİMALİNİ de göz ardı etmemek gerekir!
Batı Balkan ülkelerinin AB’ye üyeliği ve bu bölgede siyasi-ekonomik etkinlikleri, Almanya’nın öncelikleri arasında yer alıyor. Türkiye’nin bölge ülkeleriyle tarihsel bağları, artan yatırımları ve yakın diyaloguna set çekmek isteyen AB, Berlin’de düzenlenen Batı Balkan Zirvesi’nde 6 ülkenin üyelik sürecini hızlandırıyor!
Sırbistan’ın Rusya ile yakın ilişki içinde olması yanında Çin’in Batı Balkan ülkelerinde milyarlarca dolarlık dev altyapı yatırımlarına girişmesi, bölgedeki uluslararası rekabeti artırdı. Türkiye’nin bölgede artan etkinliğinden rahatsız olan Avrupa Birliği (AB), 6 ülkenin AB’ye üyelik sürecini hızlandırma hamlesine girişti. 2014’te başlatılan Batı Balkan ülkelerini AB’ye entegre etme girişimleri AB’nin Rusya ve Çin’in yanı sıra Türkiye ile rekabetini de artırdı. Süreç, Berlin’de düzenlenen zirve toplantısıyla hızlandırıldı.
Arnavutluk, Bosna Hersek, Kuzey Makedonya, Kosova, Karadağ ve Sırbistan Cumhurbaşkanı ve Başbakanlarının katıldığı zirvede konuşan Başbakan Scholz, Batı Balkan ülkelerinin AB’ye tam üyeliği ve bu yönde sürdürülen diplomatik çabaların Almanya’nın öncelikleri arasında yer aldığını söyledi. Eski Başbakan Merkel’in 10 yıl önce Batı Balkan ülkeleriyle başlattığı ‘Berlin Süreci’ çerçevesinde 14 Ekim’de yapılan zirve toplantısı yeni bir aşamaya geçildiğini gösteriyor. Bazı Batı Balkan ülkelerinin geçmişte Sovyetler Birliği ve şimdi de Rusya ile yakın ilişkiler içinde olmasına değinen Scholz, Rusya-Ukrayna savaşının bölgede istikrarsızlığa yol açması endişesini paylaştıklarını belirtti.
Yugoslavya’nın dağılmasıyla bu ülkeden ayrılan Hırvatistan ve Slovenya, Almanya’nın desteğiyle hızla AB’ye üye yapıldı. Bosna Hersek’te ise yıllar süren kanlı iç savaş ve Sırp milislerin katliamları yaşandı. Şu anda Arnavutluk, Karadağ ve Bosna-Hersek AB’ye tam üyelik sürecinde ilerleme kaydetmiş durumda. Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlık ilan eden Kosova ile Sırbistan arasında ise ciddi anlaşmazlıklar söz konusu. Son olarak Kosova hükümetinin Sırp mallarına ithalat yasağı ve Sırp kimlik belgelerine sahip kişilerin Kosova'ya girişlerinde geçici belge taşıma zorunluluğu getirmesi, gerginliği tırmandırdı.
Batı Balkan ülkelerinin toplam ticaret hacimlerinin yüzde 75’i AB ülkeleri ve ağırlıkla Almanya ile ticarete dayalı. Zirvede, AB ile Batı Balkan ülkeleri arasındaki ‘Orta Avrupa Serbest Ticaret Anlaşması’nın (CEFTA) uygulanması, malların ve işgücünün serbest dolaşımında bürokrasinin azaltılması ele alındı. AB ile Batı Balkan ülkeleri arasında yasa dışı göçün önlenmesi ve organize suç örgütleriyle ortak mücadele için mutabakata varıldığı açıklandı. Sırp ve Arnavut mafyası, AB ülkelerinde tehdit oluşturuyor.
Türkiye-AB arasında tam üyelik süreci donmuş durumda. Siyasi-demokratik ilkeler, hukuk devleti, insan hakları, vb. konularda mesafe açılıyor. Batı Balkan ülkelerinin AB ile yakınlaşması, Türkiye’nin tarihi, ekonomik ve siyasi bağları bulunan bu ülkelerle ilişkilerinde zemini AB lehine çevirebilir. AB, tam üyelik vaadiyle bölgede Türkiye etkisine set çekme hedefinde öne geçebilir. İktidarın ulusal çıkarlarımız açısından baskıcı otokrat yönetim anlayışını gözden geçirmesi, demokrasi ve özgürlük karşıtı zihniyetini sorgulaması elzemdir.